RAMAZAN HOCA

Özel Medikar Hastanesi Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Ramazan Öztürk grip salgının devam ettiğini dikkat edilmesi gerekenler konusunda çeşitli bilgiler verdi.

Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Ramazan Öztürk” Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibibelirtilerle başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

  • Gripte dikkat edilecek hususlar;
  1. Grip,bulaşıcı bir hastalık olduğu için grip olan bir kimse bu hastalığı başkalarına bulaştırmamak ve hastalığın daha hızlı geçmesi için evinde birkaç gün dinlenmelidir. Zorunlu olmadıkça toplu yerlerde bulunmamalı ve toplu taşıma araçlarına binmemelidir. Grip mikrobu en çok solunum soluyla geçebileceği gibi hasta kişinin salgılarıyla kirlenmiş olan eşyalarından da geçebilir. Hasta kişinin eşyalarını kullanmaktan kaçınmalıdır. Özellikle yaşlı kimseler, bebekler ve kronik hastalığı olanlar gripten en çabuk etkilenen kişilerdir.
  2. Bağışıklık Sisteminizi Kuvvetlendirin: Sebze ve meyveler, süt ve süt ürünleri, yumurta ve balık yeteri miktarda yenmelidir. Bol miktarda sıcak bitki çayları tüketin. Bunlara örnek vermek gerekirse; zencefil, ıhlamur, ada çayı, limon çayını sayabiliriz.
  3. Egzersiz: immun sistemi desteklemesi, vücut sıcaklığını arttırarak, mikropların çoğalmasını engellemesi ve terleme ile vücutta bulunan toksinlerin atılmasını sağlar.
  4. D vitamini: D vitamini vücudun bağışıklığı sistemi için gerekli olan bir vitamindir. Süt, peynir, yoğurt, balık ve mantar başlıca D vitamini taşıyan besinlerdir.
  5. C Vitamini: sağlam bir kollagen yapısı için gerekli vitamindir, böylece virusun daha derin dokulara geçişi zor olacaktır, grip olmadan önce sebze ve meyvelerden c vitamini ihtiyacını karşılamak daha mantılıdır.
  6. Stres: Stresi hayatımızdan çıkartamayız ama onu kontrol altına alırsak bağışıklık sistemimizi de korumuş oluruz. Stres bağışıklık sistemini zayıflatır.
  7. Sigara; immün sistemi zayıflatması, havayollarında bol balgam oluşturması, oluşan balgamın atılmasını sağlayan silyer aktiviteyi bozması nedeniyle mikroorganizmalar için iyi bir kültür ortamı hazırlar.
  8. Antibiyotik: gribe virüsler neden olduğu için antibiyotikler işe yaramamaktadır. Bazı salgın durumlarında doktor kontrolünde virusun vücuda yayılmasını engelleyen antiviral ajanlar kullanılabilmektedir
şerife bilgin

Özel Medikar Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Şerife Bilgin Yıldırım anne adaylarını ağrısız doğum hakkında bilgilendirdi.

Ağrısız ve sağlıklı doğumun her anne adayının hakkı olduğunu belirten Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Yıldırım “ Gebelik bir kadının hayatı boyunca yaşabileceği en güzel ve en özel tecrübedir.40 hafta olan gebelik süreci rahim içinde gebelik kesesinin görülmesiyle   müthiş bir heyecan ve mutlulukla başlar.Gebeliğin ilerlemesiyle bu heyecan ve mutluluk   artarken  anne adaylarında doğum kaygısı da başlar.Nasıl doğum yapacağım? Normal doğum mu olacak yoksa sezaryen mi?Ağrım çok olacak mı  gibi birçok soru anne adayının kafasında dolaşır durur.Çünkü anne adayı çevresindeki  insanlardan birçok doğum hikayesi dinlemiştir ve bu durum anne adayının  kafasının daha da karışmasına neden olmuştur.Anne adayının en çok korkutulduğu konu da doğum ağrısıdır.Esas olarak doğum ağrısına neden olan faktörler rahmin kasılması, doğum kanalında ilerleyen fetusün pelvik tabanda yaratttığı  gerilim, rahim ağzının açılması ve doğumun 1. ve 2. evrelerinde meydana gelen fizyolojik değişikliklerdir. Ancak doğum ağrısı sadece fizyolojik değişikliklere bağlı değildir.

Nörofizyolojik,biyokimyasal,psikojenik, etnokültürel,bilişsel,inançla ilgili,ruhsal ve çevresel faktörlerin de etkisinde olan bir durumdur.Doğum eylemi, gebenin ağrıları hissetmesiyle başlar.Bu ağrılar anne adayının bebeğini kucağına alana dek yorgun düşmesine, enerjisinin tükenmesine neden olur.Bu sebepledir ki ağrısız normal doğum anne adaylarının günümüzde en çok tercih ettikleri doğum şekli olmuştur.

Doğum ağrısı oldukça şiddetli bir ağrıdır.Eskiden beri doğum ağrılarının giderilmesinde bir çok yöntem kullanılmıştır. Bu yöntemler nonfarmakolojik ve farmakolojik yöntemlerdir.

Nonfarmakolojik yöntemler  hipnoz, akupunktur, aromaterapi, egzersizler, anestezik maddelerin koklatılması, ağrı kesici bazı ilaçların uygulanması, ağrıya neden olan bazı sinirlerin lokal anestezik ilaçlar ile uyuşturulması ve TENS uygulaması gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler doğum ağrısını azaltmakta etkili olmalarına rağmen genellikle yetersiz kalmaktadır. Doğum ağrılarını azaltmada en etkili yöntem epidural yöntemdir.Ağrısız normal doğum halk arasında prenses doğum olarak bilinmektedir.Bu tanımlamanın asıl kökeni , tarihte ilk olarak 1853 yılında  kloroform gazıyla ağrısız doğum yaptırılan kişinin ingiliz kraliçesi Victoria olmasıdır. 1960’lı yıllardan itibaren tüm dünyada yaygınlaşan epidural anestezi uygulaması diğer denenen tüm farklı analjezi yöntemlerine kıyasla “standart ve en az yan etkili” yöntem olarak doğumda kullanıma girmiştir.Günümüzde ağrısız  doğum dendiğinde akla epidural anestezi ile yaptırılan doğum gelir.Epidural anestezi uygulaması anestezi doktoru tarafından yapılır. Hasta kadın hastalıkları ve doğum uzmanı  ve anestezi doktoru tarafından doğum süresince takip edilir.Epidural anestezi uygulaması  anne adayının  beline yerleştirilen  bir kateter  yardımıyla verilen lokal anestezik madde ile yapılır.Rahim ağzı açıklığı 4-7 cm olduğunda ve rahim ağzı silinmesi %50-60 olduğunda yerleştirilen kateterden anestezik madde verilir.Anne adayı bundan sonra doğum ağrısı hissetmez ,sadece kasılmaları ve dokunmayı hisseder. Böylelikle doğuma aktif olarak katılmış olur.Ağrı hissetmediği için yorulmaz ve  doğumdan sonra bebeğini kucağına almak için gerekli enerjiyi  kaybetmemiş olur .Eğer epidural anestezi zamanında yapılırsa doğum eylemini hızlandırır ,  zamanından önce yapılırsa doğum eylemini durdurabilir.Bu nedenle  zamanlama oldukça önemlidir. Epidural anestezi kolay yapılabilir olması , anne ve bebek için oldukça güvenli olması sebebiyle günümüzde doğumda tercih edilen anestezi şekli olmuştur. Eğer normal doğum takibi yapılan bir hastanın sezaryen olması gerekirse epidural kateterden verilen ilaç dozu artırılarak sezaryen ameliyatı yapılabilir.Epidural anestezi doğum sonrasında  ağrıların giderilmesinde de etkilidir.İstenirse doğumdan hemen sonra ve ya 24 saat sonra çekilebilir.

Epidural anestezi ile normal doğuma hasta, kadın doğum uzmanı ve anestezi uzmanı birlikte karar vermelidir.Burada önemli olan nokta anne adayının bu işlemin yapılmasını istemesidir.İşlemden önce anne adayı anestezi uzmanı tarafından bilgilendirilir , muayene edilir. Bel bölgesinde işlem yapılacak alanda infeksiyon varsa,ciddi bel ameliyatı geçirilmişse,kanama ve pıhtılaşma bozukluğu varsa,tansiyonu aşırı düşükse,kafa içi basıncında artış (Beyin tümörü, kanaması vb) varsa,akli denge bozukluğu varsa ve kanı sulandırıcı ilaçlar kullanılıyor ise işlem yapılmaz. Çok sayıda avantajına rağmen bu yönteminde bazı dezavantajları vardır. Deneyimli anestezi uzmanları tarafından epidural kateter takıldığında yan etkiler çok azdır. Ayrıca bazı istenmeyen yan etkiler ile de karşılaşılabilir. Bunlar; hafif baş dönmesi, geçici tansiyon düşmesi, bulantı, kaşıntı, sersemlik, idrar yapamama daha sık görülür fakat kolaylıkla tedavi edilebilir.

OP.DR. MUSTAFA BAŞAR (3)

Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahi uzmanı Op. Dr. Mustafa Başar Mide Reflüsü(midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçimdeki bir sindirim sistemi hastalığı) rahatsızlığı ile ilgili tedavi sürecinde hayat tarzı değişikliği, diyet ve ilaç tedavisinin sonuç vermemesi durumunda cerrahi müdahale yönteminin uygulanması gerektiğini kaydederek, şu bilgileri verdi.

Op. Dr. Başar”Mide reflüsü ya da tıbbi ismi ile “Gastroözefageal Reflü” hastalığı midedeki besinlerin yemek borusuna kaçması ile bazı rahatsızlıkların yaşanmasından kaynaklanır. Toplumda sık görülen hastalıklardan reflü, kişilerin hayat kalitesinde önemli bozulmalara sebep olabilir. Ayrıca reflü, yemek borusu ile midenin birleşim yerinde görülen kanser gelişimine de neden olabilir.

REFLÜYÜ GÖĞÜS AĞRISI İLE KARIŞTIRMAYIN

Reflüsü olan kişilerin en önemli şikâyetleri yemeklerden sonra göğüs boşluğunda yanma, ağız içinde acı ya da ekşi tat hissi, mide üzerinde ağrı, geğirme ya da yenilen şeylerin ağıza gelmesidir. Bunlara ek olarak kronik öksürük, ses kısıklığı, yutma güçlüğü, gıdaların solunum sistemine kaçması, astım, bronşit, kronik farenjit ve sinüzit reflü ile ilişkili diğer şikâyetler arasında yer alır. Genellikle yemeklerden kısa bir sure sonra başlayan bu şikâyetler yenilen yemek miktarı fazlalaştıkça ya da öne eğilmekle daha da artar. Akşamları ağır bir yemek yiyen ya da yatmadan önce gıda alımına devam eden kişiler, yemek sonrası görülen bu şikâyetleri sabah uyandıklarında da hissedebilir.

Göğüs ağrısı ile göğüs boşluğunda yanma hissi bazen hastalar tarafından ayırt edilemediğinden, reflü hastalarının özellikle akşamları yemeklerden sonra göğüs ağrısı şikâyeti ile acile servislere başvurduğu görülür.

BELİRTİLER CİDDİYETİ ORTAYA KOYAR

Reflü belirtileri olan kişilerin öncelikle kendi hayat kalitesi açısından bir doktora başvurmaları gerekir. Reflü tanısı ve ilk basamak tedavisi için her hastada endoskopik görüntüleme yapılması gerekli değildir. Kilo kaybı, kanlı kusma ve yutma güçlüğü gibi sindirim sistemi kanseri ile ilgili uyarıcı herhangi bir belirti olmaması halinde doktor, diyet önerileri ve uygun ilaç kombinasyonları ile reflü tedavisine başlayacaktır.

SİGARAYI BIRAK, KORSEDEN VAZGEÇ, STRESTEN UZAK DUR…

Birçok reflü hastasının tedavi sürecinde; öncelikle hayat tarzında yapacağı değişiklikler, diyet ve tabii ki ilaç tedavisi olumlu sonuç verir.

Hayat tarzı değişiklikleri

Yatağın baş tarafının yükseltmesi

Fazla kilo durumu varsa, ideal kiloya düşülmesi

Tüketiliyorsa, sigaranın ve alkolün bırakılması

Yemeklerden sonra en az üç saat yatar pozisyona geçilmemesi

Karın korsesi ve sıkı kemer gibi karın içi basıncını artıran uygulamalardan kaçınılması

Mideye yan etkisi olan ilaçların alınmaması

Stres, gerginlik gibi durumlardan uzak durulması

Diyet önerileri

Yağlı yemekler, çay, kahve, çikolata, asitli ve gazlı içecekler ve naneden kaçınılması

Kişinin bünyesine dokunan gıdalardan uzak durulması

Öğün miktarlarının azaltılması

Hayat tarzı değişiklikleri ve diyet önerilerinin yanı sıra mide asidini azaltıcı ve yemek borusuna kaçışı engelleyici ilaç tedavisine doktor kontrolünde başlanmalıdır.

CERRAHİ TEDAVİ NASIL YAPILIR?

Hayat tarzı değişiklikleri, diyet önerileri ve düzenli ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri tamamen geçmeyen ya da hiç bir cevap alınamayan hastalarda gerekli tetkikler yapıldıktan sonra cerrahi tedavi sürecine doktor tarafından karar verilir.

Cerrahi tedavi öncesinde yemek borusu ve midede hareket bozukluğu olup olmadığı, eşlik eden mide fıtığının reflü şikâyetlerine sebep olup olmadığı, varsa mide fıtığının büyüklüğü muhakkak belirlenmelidir. Standart cerrahi tedavi yaklaşımı laparoskopik yöntem olarak bilinen, karın duvarında bir büyük kesi olmasızın karın duvarından karın içine uzanan el aletleri ile ameliyat yapılmasıdır. Mide fıtığı olsun ya da olmasın öncelikle yemek borusunun göğüs boşluğundan geçtiği alan daraltılarak mide fıtığı onarımı eklenir. Büyük ya da geniş mide fıtıklarında o bölgeye yama konarak onarım desteklenir. Daha sonra mide, kapakçığın olduğu yemek borusu ile midenin geçiş noktası üzerine 360 derece ila 270 derece sarılır. Böylelikle yemek borusuna doğru kaçış önlenmiş olur.

TEDAVİ EDİLMEYEN REFLÜ KANSERE YOL AÇABİLİR

Cerrahi tedavi uygulanmaması halinde, reflüsü olan hastaların hayat boyu ilaç kullanması gerekebilir. Reflü hastalığının ilerlemesi ya da uzun süreli tedavi edilmemesi halinde yemek borusunda darlık ve kısalık, yemek borusunda tedavi edilemeyen özefajit ve ülser gelişimi, Barrett özefagus olarak bilinen yemek borusu-mide birleşim yerinde kanser gelişimi söz konusu olabilir. Bu nedenle reflü ciddiye alınması ve tedavi edilmesi gereken önemli hastalıklardan biridir.

dis-tab

Özel Medikar Hastanesi Diş tabibi Metin Cingöz diş beyazlatılması konusunda verdiği bilgiye göre; Dişler yıllar içerisinde yiyecekler, içecekler ve sigara kullanımı gibi sebeplerle beyazlıklarını kaybedebilirler. Dişlerinin renginden memnun olmayan kişilere kozmetik bir çözüm olarak önerdiğimiz diş beyazlatma; çeşitli nedenlerle renk değiştirmiş veya kişiye özel diş rengini bir kaç ton açmak için dişlerin yüzeyindeki gözenekli mine yapısında oluşan renkli organik ve inorganik maddelerin diş beyazlatma jelleri ile çözünmesi işlemidir.

BEYAZLATMA NASIL YAPILIR

Bu lekelenmelerin giderilmesi için uygulanan beyazlatma yöntemi iki şekilde yapılmaktadır. Birincisi; klinikte uzman bir hekim tarafından beyazlatıcı uygulanacak olan bölgeye yerleştirilir ve lazer ışık belli bir süre tutulur. Yaklaşık 1 saat kadar sürer. Güvenilir bir yöntemdir. İşlem bittiğinde sonuç fark edilir.

İkinci yöntem ise; hekim hastanın ağzından ölçü alarak kalıp hazırlatır. Hasta kendisi için hazırlanmış olan bu özel kalıbın içerisine beyazlatıcı ilacı yerleştirerek uygulanacak dişlerin üzerine hekimin tavsiye ettiği sürede uygular. Kalıplar mutlaka her hastaya özel hazırlanmalıdır. Eczaneden alınan standart kalıplar genelde dişlere iyi uyum sağlamadığından dişeti rahatsızlıklarına sebep olabilmektedirler.

İki yöntem arasındaki en büyük fark ise, klinikte yapılan beyazlatmadan çok kısa sürede sonuç alınması ve çok daha konforlu olmasıdır.

BEYAZLATILAN DİŞLER NE KADAR SÜRE BEYAZ KALIR

Farklı diş beyazlatma (bleaching) metotlarıyla beyazlatılan dişler bir kaç yıl beyaz kalır. Fakat bu süre kişiden kişiye değişir. Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Yeme-içme alışkanlıkları, sigara ve fırçalama alışkanlığı dişlerin beyaz kalma süresini etkiler. Şu unutulmamalıdır ki, bleaching her zaman istediğiniz beyazlığı sağlamayabilir. Beyazlama oranı dişlerinizin beyazlatma işlemi uygulanmadan önceki tonuna bağlıdır ve kişiden kişiye değişir. Bu yüzden diş hekiminiz ile beklentilerinizi önceden konuşmalısınız.

DİŞ BEYAZLATMANIN ZARARI VAR MIDIR?

Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması diş hekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez. Sadece bir süre hassasiyet gösterme ihtimali vardır. Hamilelerde uygulanmaması tavsiye edilir. İşlem tamamen estetik kaygılardan olduğundan doğum sonrasına ertelenmelidir.”

sohret-hoca

Halk arasında yaşlanma ile ilgili en çok kullanılan “Yaş 35, yolun yarısı” kavramı, günümüzde değişmeye başladı. Özellikle son yıllarda sağlıklı beslenme, spor ve tıp alanındaki gelişmelerin insan ömrünün uzamasında etkili olduğuna değinerek, 40 yaşın insan hayatında daha önemli bir dönüm noktası haline geldiğini belirten Özel Medikar Hastanesi İç hastalıkları Uzmanı Dr. Şöhret Gedikli

“Hepimiz yaşlanmaktan korkarız. Yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları, uyku düzeni, egzersiz yapma sıklığı gibi faktörler ilerleyen yaşlarda yaşamınızı nasıl geçireceğinizi belirleyen unsurlar haline gelir.  Bu nedenle ileri yaşlara yatırım için şimdiden kolları sıvamak gerektiğini vurgulayarak, uzun ve sağlıklı bir yaşam hedefleyenlere şu önerilerde bulundu;

  1. Zihin egzersizi yapın! Dikkat, odaklanma ve beyin sağılığımızı korumak adına yoga ve meditasyon tarzında rehabilitasyon sağlayacak çalışmalarda bulunun.
  2. Hareket şart! 30 yaş sonrası daha hareketsiz bir yaşam nedeniyle kas kitlesinde yüzde 3-5 oranında azalma oluyor. Peki bu azalmayı engellemek için ne yapmalı? Cevap çok basit; “hareket edin”, “yürüyün” ve “koşun.” Ama masa başı işiniz dahi olsa lütfen sürekli oturmayın.
  3. Kemiklerinizi koruyun! Nasıl mı? En son ne zaman kemik yoğunluğunuza ya da D vitamini seviyenize baktırdınız? Özellikle kadınlarda menopoz sonrası osteoporoz artmakta. Bu nedenle kemiklerimizi korumak için yeşilliklerin bol olduğu diyetler seçin, egzersiz yapmayı unutmayın.
  4. Stresi en aza indirin! Sağlığımızın en büyük düşmanı maalesef “stres”. Stres, özellikle kalp ve beyin sağlığını tehdit eden en önemli faktör. Bu nedenle kendinize eğlenmek için belki de daha fazla zaman ayırmalıyız. Hobilerinizi ve ilgi alanlarınızı bulup üzerine gitmelisiniz. “Çok yoğun çalışıyorum, ne zaman vakit ayıracağım” demeyin, kendinizi şımartın! Karşılığının yüzde 100 olumlu olacağı kesin.
  5. Check-up yaptırmayı unutmayın! Erken tanı tüm hastalıkların tedavisinde çok önemlidir. Bu nedenle rutin sağlık kontrollerinizi yaptırmayı aksatmayın.
  6. Probiyotik ürünler tüketin! Probiyotik ürünler, sağlıklı yaşamda olmazsa olmazımızdır. Probiyotik ürün tüketmenize engel bir sağlık sorununuz yoksa doğal probiyotikler olan yoğurt ve kefir tüketimini artırın.
  7. Bunlardan uzak durun! Sağlıklı bir yaşam için tabi ki yüksek şeker içeren gıdaları ve şuruplu tatlıları beslenme alışkanlıklarınızdan çıkarın.
  8. Uykunuzu alın! Hangi yaşta olursanız olun, sağlıklı bir yaşam için vücudunuzun ihtiyacı olan uykuyu mutlaka alın. Yeterli uyku alınmazsa stres hormonu olan kortizol düzeyi artar, bu da yaşam kalitenize negatif etki yaratır.
  9. Hayata daha olumlu bakmaya çalışın! Artık negatif düşünmeyi bırakın ve olayların olumlu tarafından değerlendirin. Belki de biraz Pollyanna gibi olup bardağın dolu tarafını görmeye çalışın.
  10. Egzersiz, Hobilerin yanı sıra Beslenme kültürü çok önemlidir. Yeterince ürün bulunmasına rağmen, yiyeceklerimizi doğru seçmeliyiz. Raflarda olan bir çok gıdaya dikkat etmeliyiz. Öğün dışında sağlıklı olsak dahi ara öğünleri fırsat buldukça aksatmamak gerekiyor.
  11. Kültürümüzü artırmalıyız. Fırsat buldukça okumaya gerekirse klasikleri okumalıyız. Hangi yaşta olduğumuz önemli değil, gerekirse şiir ezberlemeli, müzik dinlemeliyiz.

Hayata olumlu bakmanın etkilerinden biridir “ dedi.

dr-yusuf-ilker11

Özel Medikar Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf İlker Çelik 4-6 aylık bebeklerde demir (kan) ilacının kullanma nedenleri hakkında bilgi verdi.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf İlker Çelik “Demir;  genel olarak vücudumuzda alyuvar dediğimiz kan hücrelerinin içinde oksijeni taşımaya yarar fakat vazifesi sadece bununla sınırlı değildir, vücudumuzun en küçücük yerlerinde fonksiyonların devamı için de gerekli bir elementtir.

Demir eksikliğinde  sadece kan seviyesi düşmekle kalmaz aynı zamanda bir çok sistem etkilenir. Demir eksikliğinde bütün hücresel fonksiyonlar etkilenir,  büyüme ve  motor gelişim duraklar, davranış ve bilişsel fonksiyonlar, fizik kapasite,  bağışıklık, dolaşım sistemi, sindirim sitemi etkilenir. Vücutta demir eksik olup kansızlığa yol açtığında küçük çocuklarda solukluk, çarpıntı, huzursuzluk, iştahsızlık toprak ya da başka yabancı maddeler yeme isteği, büyüme geriliği, enfeksiyonlara eğilim, oyun çocuklarından çabuk yorulma, korku, çekingenlik, zekâ düzeyinde gerileme, anneye aşırı düşkünlük, okul çocuklarında da; dikkatsizlik, konsantrasyon güçlüğü, okulda başarısızlık ve fizik kapasitede azalmaya neden olmaktadır.

Kansızlık ise genel olarak alyuvar veya alyuvar içinde hemoglobin dediğimiz maddenin eksikliğinden kaynaklanır. Demir eksik olduğunda kansızlığın bir çeşidi olan demir eksiliği kansızlığı meydana gelir.

Yenidoğanlarda alyuvarların ömrü kısa, üretimi yavaştır. Bu sebeple ilk 8-10 haftada alyuvar sayısı giderek azalmakta ve yenidoğanın fizyolojik kansızlığı ortaya çıkmaktadır. Bu olması gerekli bir süreçtir. Bununla beraber yenidoğanlar alyuvar üretmeyi öğrenirler. Vücut bu alyuvarları üretmek için demire gereksinin duyar, ihtiyaç olan bu demir gereksinimi, gebelik esnasında bebeğe geçen depolanmış demirden sağlanır. Bu demir depoları bebek 4-6 aya geçinceye kadar yeterli olur. Bundan sonra özellikle annenin demir eksikliği de söz konusu ise sütten geçen demir  miktarı da az olacağından vücutta demir eksikliği ve buna bağlı kansızlık ve tüm vücut sistemlerin etkilenmesi durumu olabilir. Bunun önüne geçmek için bebeklere 4-6 ay aralığında profiklasi dediğimiz düşük dozda demir desteği başlanır.

dr-ali-nihat-tokgonul-gogus-hastaliklari-uzm-2

Özel Medikar Hastanesi Göğüs hastalıkları ve Tüberküloz uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül Tüberküloz(Verem) hastalığı hakkında bilgi verdi.

Verem; Mycobacterium tuberculosis denilen bir basille oluşan, tedavi edilmezse ölümle de sonlanabilen, bulaşıcı bir hastalık olduğunu belirten Göğüs hastalıkları ve Tüberküloz uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül”

Verem Hala Önemli Bir Sorun Mudur?

Verem tüm dünyada halen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Dünya nüfusunun üçte biri verem basili ile enfektedir (vücuduna basili almıştır). Verem basili ile enfekte olanların %10’unun yaşamlarının bir döneminde verem hastası olma ihtimali vardır. Dünyada her yıl yaklaşık 9 milyon yeni hasta ortaya çıkmakta, 1,5 milyon insan veremden ölmektedir.

Türkiye’de Tüberkülozun Durumu Nedir?

Türkiye’de 2014 yılında toplam 13.378 verem hastası verem savaşı dispanserleri kayıtlarına girmiştir. Hastaların 7.728’i (%58) erkek, 5.528’i (%42) kadındır.

Hastaların 8.632’sinde (%65) akciğer tüberkülozu varken, 4.746’sında (%35) akciğer dışındaki organlar (lenf bezleri, plevra, kemik, böbrek, beyin vb.) tutulmuştur.

Verem Mikrobunun Özellikleri

Verem mikrobu, güneş görmeyen ortamlarda havada uzun süre canlı kalabilir. Güneşten gelen ultraviyole ışınları verem mikrobunu kısa sürede öldürür.

TÜBERKÜLOZ (VEREM) NASIL BULAŞIR?

Hastaların aksırma, öksürme ve hapşırmaları sırasında etrafa saçtıkları verem mikroplarının sağlam kişiler tarafından solunması ile hastalık bulaşır. Verem mikrobu güneş görmeyen ve iyi havalanmayan yerlerde saatlerce havada kalabilir.

Tedavi olmayan bir verem hastası her yıl yaklaşık 10-15 kişiyi enfekte eder. Enfekte olanların %5’i 1-2 yıl içinde aktif verem hastası olur. Enfekte olanların %5’inde ise verem mikrobu vücutta sessiz olarak bekler. Vücut direncinin düştüğü durumlarda, vücutta beklemekte olan verem mikrobu çoğalarak verem hastalığına yol açar.

Hangi Durumlarda Verem Hastalığına Yakalanma Riski Artar?

  • Tedavi görmeyen verem hastası ile birlikte aynı evde yaşamak
  • Kalabalık, havalanması iyi olmayan ev koşulları
  • Yoksulluk, kötü beslenme
  • HIV/AIDS hastalığı
  • Şeker hastalığı
  • Vücut direncini azaltan diğer hastalıklar
  • Sigara içmek
  • İlaç ve alkol bağımlılığı hastalık riskini artırır.

Verem Hastalığı Hangi Organlarımızda Görülebilir?

Verem hastalığı % 70-80 oranında akciğerlerde, % 20-30 oranında diğer organlarda görülür. Akciğer dışı organ tutulumu; akciğer zarı, lenf bezleri, beyin zarı, kemik, böbrek, kalp zarı ve diğer birçok organ tutulumu şeklinde olabilir.

TÜBERKÜLOZ (VEREM) HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

  • 2-3 haftadan uzun süren öksürük
  • Balgam çıkarma
  • Kanlı balgam
  • Ateş
  • Gece terlemesi
  • İştahsızlık, kilo kaybı
  • Yorgunluk, halsizlik
  • Nefes darlığı
  • Göğüs ve sırt ağrısı

Verem Hastalığında Erken Tanı Nasıl Konulabilir?

İki-üç hafta veya daha uzun süreli öksürük şikayeti olan herkes Verem Savaşı Dispanseri veya diğer bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.

Verem hastalığının tanısı bakteriyolojik yöntemlerle konulur. Tanıda, fizik muayenenin yanında balgamın mikroskopla incelenmesi, balgam kültürü ve akciğer grafisi kullanılır.

Verem Hastalığı Tedavi Edilebilir mi?

Bugün var olan ilaçlarla verem hastalarının tamamına yakını başarı ile tedavi edilebilmektedir. Ülkemizde verem ilaçları Verem Savaşı Dispanserlerinde ücretsiz olarak verilmektedir.

TÜBERKÜLOZ (VEREM) HASTALIĞININ TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

Dört veya beş ilaçla 6-9 ay süre ile tedavi verilmektedir. İlaçların düzenli kullanılması esastır. İlaçların bir gün bile aksatılmaması gereklidir.

Dirençli Verem Hastalığı Nedir?

Verem hastaları ilaçlarını düzenli olarak ve yeterli süre (6-9 ay) kullanmazlarsa verem mikropları ilaçlara direnç kazanabilir. Hastalar bu dirençli mikrobu sağlıklı insanlara da bulaştırabilirler.

Dirençli verem hastalarının tedavisi çok daha pahalı, zor ve uzun sürede (ortalama iki yıl) mümkün olabilmekte ve bazen hasta kaybedilebilmektedir.

Doğrudan Gözetimli Tedavi (DGT) Nedir?

Dünya Sağlık Örgütü, tedavi başarısını arttırmak için, tüberkülozlu hastaların her doz ilacının bir sağlık çalışanı veya eğitilmiş bir gönüllü tarafından içirtilmesini esas almaktadır. Ülkemizde de “Doğrudan Gözetimli Tedavi” uygulanmaktadır.

Verem Hastalarının Yakınları Ne Yapmalıdır?

Hastanın yakınları, özellikle de aynı evde birlikte yaşayanlar Verem Savaşı Dispanserlerine başvurmalıdır. Hasta yakınlarının taramaları dispanserlerde ücretsiz olarak yapılmaktadır.

Verem Hastasının Temaslılarının Taraması Nasıl Yapılır?

Yakınmaları olup olmadığı yönünde sorgulanır, akciğer filmleri çekilir ve tüberkülin deri testi (PPD) yapılır. Ön kola yapılan bu test 48-72 saat sonra değerlendirilerek oluşan endurasyon (sertlik) ölçülür.

TÜBERKÜLOZ (VEREM) HASTALIĞINDAN NASIL KORUNABİLİRİZ?

Bir toplumun veremden korunmasının en etkili yolu verem hastalarının erken teşhisi ve başarılı tedavisidir. Çocukları verem hastalığından korumak için BCG (verem) aşısı yapılır. Ülkemizde doğumdan sonra 2 ayını dolduran bebeklere yapılmaktadır. Mikrop çıkaran hasta ile aynı evdekiler, özellikle çocuklar için koruyucu tedavi verilir. Koruyucu tedavide tek ilaç (İzoniyazid) kullanılır. Koruyucu tedavi süresi genellikle 6 aydır.

dsc_5731

Son teknolojiye  sahip tekno parkının yanı sıra uzman, deneyimli doktorları ile Özel Medikar Hastanesi sağlık kontrollerinden geçmek isteyen kişi ve kurumların tercih sebebi olmaya devam ediyor.

Kardemir Karabükspor’un alt yapısına denenmeye gelen 3 Nijeryalı futbolcu Özel Medikar hastanesinde sağlık kontrolünden geçti. Hastanenin tüm birimlerinde titiz ve kapsamlı  bir şekilde muayene edilen futbolcular teknik heyet tarafından denenecek.3 futbolcu beğenildiği takdirde Kardemir Karabükspor’un alt yapısında forma giyecekleri öğrenildi.

halep-yardim

Halep de yaşanan insanlık dramına duyarsız kalmayan Karabük Özel Medikar Hastanesi Halep halkına dost elini uzattı.

Özel Medikar Hastanesi sadece sağlık alanında değil sosyal sorumluluk projelerinde de halkımızın yanında olmaya devam ediyor.Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü  tarafından başlatılan “Halep Bizdir, Bizdendir, Bizimledir” kampanyasına  kurumumuz  da destek verdi.

Bu kapsamda hazırlanan battaniye kolileri Karabük KYK İl Müdürlüğüne Halep’e gönderilmek üzere teslim edildi.

dr-eryilmaz

Özel Medikar Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı  Dr. Salih Eryılmaz, kalp sağlığını korumak için atılması gereken önemli adımları 10 maddede özetledi. İlk şart ise sigarayı bırakmak.

2017’de mutlaka sigarayı bırakın

Kardiyoloji Uzmanı Dr. Eryılmaz “Akciğerleri olumsuz yönde etkileyerek koroner kalp hastalıklarını hızlandıran sigara, özellikle kalp ameliyatları sonrası kullanımı sürerse ciddi sorunların kapısını aralamaktadır. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla tahribat yaratan sigara, östrojeni parçalayarak erken menopoza neden olmaktadır. Ayrıca sigara kullanan bütün hastaların ameliyat sonrası iyileşme süreleri de ciddi anlamda uzamaktadır. Menopoz dönemindeki kadınların ve diyabetik hastaların sigara içmesi koroner kalp hastalıklarına davetiye çıkarır.

Harekete geçin!

Hareketsiz yaşam kalp sağlığı başta olmak üzere tüm vücut sağlığını olumsuz yönde etkiler. Durağan bir yaşantınız varsa, yeni yılda hareketli bir yaşam tarzı benimseyebilirsiniz. Bunun için; asansör yerine merdiven kullanabilirsiniz. Toplu taşıma araçları ile bir yere gidiyorsanız, bir durak önce inip yürüyebilirsiniz. Ev-iş yeri mesafeniz yakınsa araçla gitmek yerine yürümeyi tercih edebilirsiniz. Haftada en az üç kez bir saat veya 45 dakika yürüyüş yapabilirsiniz. Soğuk havalarda kalp sağlığı için evdeki koşu bandından ziyade alışveriş merkezleri tercih edilebilir.

Kalp sağlığınızı kontrol ettirmek için uzun zamandır bir test ya da tetkik yaptırmadıysanız yeni bir planlama yapılabilir. Eko ile kalp kapaklarının durumunu öğrenebilir, ayrıca kalbinizi görebilirsiniz. Efor testi ile kalbin koroner damarları kontrol edilebilir. Bu süreçte, kan yağları ve şekerin incelenmesinde de fayda var. Menopoza giren kadınlarda koroner kalp hastalıkları çok hızlı ilerlediği için kardiyak kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiği unutulmamalıdır.

 

Bel ölçünüzü ve vücut kitle indeksinizi iyi takip edin

Yağların karın çevresinde toplanması, özellikle kalp-damar hastalığı riskini artırmaktadır. Karın çevresi erkeklerde 94 cm, kadınlarda 80 cm ise kesinlikle kilo alınmamalıdır. Karın çevresi erkelerde 102 cm, kadınlarda da 88 cm’den fazlaysa kesinlikle kilo vermeleri tavsiye edilir. Vücut kitle endeksinin 30’un altında olması önemlidir. Bunun için öğün aralarında atıştırmalara ve hızlı yemek yemeye son verilmelidir. Yavaş ve istikrarlı kilo vermek daha sağlıklı ve kalıcı olmalıdır. Kilo kaybı sağlıklı bir yaşam için ilk adımdır. Kilo vermek; kan basıncını, kan şekerini, kan yağlarını ve erken ölüm riskini azaltır. Yo-yo şeklinde inişli çıkışlı kilo alıp vermeler kalp sağlığı açısından oldukça tehlikelidir.

Beslenme programınızı hem renklendirin hem çeşitlendirin

Beslenmede sadece sebze ağırlıklı ya da protein ağırlık beslenmek doğru değildir. Sebze ve meyve tüketimine dayalı, çeşitliliği olan bir beslenme programı benimsenmelidir. Gün aşırı bir yumurta tüketilmelidir. Ayda birkaç kez kalp sağlığı için sakıncalı olarak adlandırılan yiyecekler tadılarak yani retoks yapılarak biyo-denge korunabilir. Yemekler tüketilirken kalori hesabı yapılarak ölçülü olunmalı, bünye tipine göre olmak üzere ortalama günlük 2500 kalori aşılmamalıdır.

Kalbiniz için yoğun efor içeren sporlardan kaçının

“Spor kalbe iyi geliyor” denilerek aşırı tempolu sporlar yapmak, kalp sağlığı için tehlikeli olabilir. Özellikle uzun yıllar önce spor yapmış veya hiç spor yapmamış bir kişinin 40 yaş sonrası ağır bir spora başlaması deyim yerindeyse felaket olabilir. 30 yaş sonrası yoğun efor içeren bir spora başlanacaksa gizli kalp riskine karşı mutlaka kapsamlı bir kalp kontrolünden geçilmelidir. Yarışma içerikli sporlar yerine düzenli egzersiz, hızlı yürüyüşler, yüzme gibi sporlar yapılması kalp hastalıkları ve kalp krizi riskine karşı koruyucudur. Egzersiz sırasında nabzın 120’nin üzerine çıkmamasına dikkat edilmelidir.

Yaşam ritminizi yavaşlatın

Üzücü olaylardan mümkün olduğu kadar sıyrılmanız kalbinizdeki yükü hafifletecektir. Huzurlu, uyumlu, barışçıl ve stressiz bir yaşam tarzı benimsenmelidir. Sürekli kendi içinizde bir gerilim halindeyseniz iç dünyanızla barışın. Evliliğinizde ve çocuklarınızla olan ilişkinizde daha yapıcı ve uyumlu bir tavır sergileyin. Hızlı bir yaşantınız varsa yavaşlayın. İş ve mesleğiniz konusunda beceri ve olanaklarınızı zorlamayın. Meditasyon-derin gevşeme yöntemlerini öğrenmek için bir psikolog veya yoga uzmanından yardım alabilirsiniz.

İşinize daha sıkı sarılın

Çalışan kişiler günün önemli bir bölümünü iş yerinde geçirmektedir. Sevilen bir işi yapmak, iş ortamında huzurlu ve mutlu olmak ruh-beden sağlığının bütünlüğü açısından çok önemlidir. İşe sadece para kazanma gözüyle bakılmamalı, aynı zamanda bilgi, gelişim ve mutluluk da aranmalıdır. Kontrolsüz hırs ve rekabet duygusundan uzak durulmalıdır. Ofiste aşırı kahve tüketilmemeli, çalışma arkadaşlarının sigara içmesine izin verilmemelidir. Ofis egzersizleri yapılmalıdır. Genç bireylere yüklenen aşırı sorumluluk ve beklentinin çok yüksek olması kalp krizi riskini artırmaktadır.

Sevgi dolu olun

Aşık olmak kalbe iyi gelen endorfin hormonu ve phenylethylamine yani çikolatada bulunan kimyasalın salgılanmasını sağlar. Her ikisi de keyif ve mutluluk verir. Sevgi dolu bir yaşam kalp sağlığı için çok gereklidir. Mutlu yaşamayabilmek için sağlıklı bir aşk hayatına ihtiyaç vardır. Düzenli aşk hayatı olan insanların yaşam kaliteleri de artmaktadır.

333

Özel Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Uzmanı doktor Tayfun Güngör diz ağrılarının ihmal edilmemesini gerektiğini belirterek” Diz vücuttaki en karmaşık ve en büyük eklemlerden biridir. Gün içinde pek çok hareketimize bağlı olarak çok fazla kullanıldığı için yaralanma, incinme olasılığı çoktur.

Diz ağrısının yeri ve ağrının şiddeti, ağrının neden kaynaklandığına bağlı olarak değişir. Diz ağrısına eşlik eden bazı diğer belirtiler şişme ve sertlik, kızarıklık, dokunulduğunda sıcaklık, çıtırdama sesi, kilitlenme ya da dizi tamamen düz hale getirememe olabilir.

Konu diz olduğunda, karmaşık yapısından dolayı pek çok farklı sorun söz konusu olabilir. Dizin travmaya bağlı yaralanmaları ağrının başlıca sebeplerindendir. Menisküs yaralanmaları, ön çapraz bağ yaralanmaları, dizde bursitlerin şişmesi, kasların kemiğe bağlanma bölgelerinin(tendon) yaralanması bu bağlamda sayılabilir. Dizin kireçlenmesi, diz kapağı kıkırdağının hasarlanması, iltihaplı romatizmal hastalıkların dizde iltihap oluşturması, diz ekleminin enfeksiyonu ve diz bölgesinin tümörleri dizde ağrıya neden olabilen diğer hastalıklardır.

Diz ağrısının tedavisi neden olan hastalığa göre ve hastalığın ciddiyetine göre değişmektedir. Örneğin iltihaplı romatizmal hastalıklarda antiromatizmal ilaçlar kullanılır. Diz ekleminin enfeksiyonunda antibiyotik tedavisi ve ortopedik girişim birlikte uygulanır. Hafif diz kireçlenmesi ve dizin hafif travmatik yaralanmalarında ise daha çok ağrı kesici tedaviler ve fizik tedavi önerilmektedir. Bu problemlerin devamı halinde hastalığa göre diz kıkırdak iğneleri, kortizon enjeksiyonları veya PRP(trombositten zengin plazma) uygulamaları yapılabilmektedir. İleri evre yaralanmalarda ve kireçlenmelerde ise cerrahi tedavi gündeme gelmektedir.

psikitri-uzm

Özel Medikar Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mustafa Tatlı Otizmli çocuklara yaklaşımda. iletişim biçimi çok büyük öneme sahip olduğunu belirtti.

Otizm çocukta sosyal etkileşimde kısıtlılık, iletişim düzeyinde belirgin gecikme, ilgi alanlarında sınırlılık ve tekrarlayıcı davranışlar gibi bulgularla ortaya çıkan bir gelişim bozukluğudur. Bu bozukluk genelde 36. aydan önce bulgu vermeye başlar, erkek çocuklarda kızlara nazaran 4 kat daha fazla görülür. Bozukluğun görülme sıklığı 1995 yılında 500′ de 1 iken güncel rakamlar 80′ de 1 olarak bildirilmektedir. Bozukluğun görülme sıklığında yıllar içindeki değişikliğin temel sebebi otizme karşı artan toplumsal farkındalık nedeniyle ailelerin belirtileri daha kolay tarayıp fark edebilmesidir.

Otizmin sebebine yönelik yapılan çalışmalarda bozukluğun patolojisini açıklayabilecek net bir mekanizma henüz ortaya konamamıştır. Bu konuda şüphe duyulan birçok sebep vardır. En ön planda üzerinde durulan sebepler, beyinde hücreler arası mesaj taşıyan kimyasal maddelerde veya beynin anatomik yapısında bir bozukluk olabileceğidir.

Otizm belirtilerini dört ana başlıkta inceleyebiliriz. İlki sosyal etkileşimde yetersizlik bulgularıdır ki bunlar karşılıklı iletişim sırasında hiç göz teması kurulmaması ya da çok kısa süreli göz teması olmasıdır, aileler tarafından işitme sorunu olabileceği şüphesi uyandıracak kadar belirginleşebilen ismi ile çağrıldığında bakmama, duymuyormuş izlenimi verme gibi bulgulardır. Bununla birlikte bir diğer otizm belirti grubu iletişim düzeyinde belirgin gecikmedir. Bu çocuklarda konuşma gecikir, dil gelişimi geridedir ayrıca beden dili kullanmakta ya da beden dilini anlamakta yetersiz oldukları farkedilebilir, bu çocuklar başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamada güçlük yaşarlar. Üçüncü belirti grubu, otizmli çocukların ilgi alanlarının sınırlı olmasıdır. Bu çocuklar çoğunlukla  oyuna ve oyuncağa karşı ilgisizdirler, hayali oyunlar kurmazlar, genelde aileler yaşıtları ile oyun oynamadıklarından yakınırlar, otizmli çocuklar tek başına vakit geçirmeye meyillidirler. En son belirti grubu ise dışardan da kolaylık fark edilebilen el çırpma, kanat çırpma,  sallama, sallanma, kendi etrafında dönme gibi tekrarlayıcı davranışlardır ve bu davranışlar genellikle değişime dirençlidirler.  Bu belirtilere ek olarak bu çocuklarda görme, işitme, koku, tat ya da dokunma duyularında aşırı duyarlılık, acı hissine karşı duyarsızlık, aşırı hareketlilik ya da hareketsizlik, tehlikeler karşısında duyarsızlık gibi belirtiler de görülebilmektedir.

Otizmli çocuklara yaklaşımda iletişim biçimi çok büyük öneme sahiptir. Açık ve kısa cümlelerle  bu çocukların anlayabileceği bir dille konuşmak gerekmektedir. Örneğin, ‘Odaya çöp atmamalısın, bundan herkes nefret eder, çöpleri topla ve temizce çöpe at.’ demek yerine daha net bir şekilde ‘çöpe at’ şeklinde yönlendirilmelidir. Hatta isteklerimiz resimlerle anlatılabilir ve bu şekilde daha kolay bir iletişim kurulabilir. Bu çocuklarla iletişim sırasında bolca mimik kullanmak, ses tonunu iniş çıkışlarla ayarlamak, göz seviyesine kadar eğilmek, çocuğun yüzüne bakarak konuşmak gibi yöntemler fayda sağlamaktadır. Aileler bu çocuklarla evcilik, oyuncaklara yemek yedirme, uyutma, banyo yaptırma, oyuncakları hayali doktora götürme, berbere götürme gibi hayali oyunlar oynayarak onların sosyal becerilerini artırmada fayda sağlayabilirler. Otizmli çocuklara yaklaşımda son önemli husus ise onların güvenliğini sağlamaktır.  Daha önce de belirttiğimiz gibi bu çocuklar acı hissine ve tehlikelere karşı duyarsızlık gösterebilirler ve öfke nöbetleri yaşayabilirler. Çocuğun kendisine ve ya da çevresindekilere karşı yararlayacı davranışlar sergilemesini önlemek için gerekli hallerde başvurduğunuz hekim ilaç tedavisi başlayabilir.

dr-ismail-yegin

Özel Medikar Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. İsmail Yegin sağlıklı bir yıl geçirilmesi için uyulması gereken kurallar hakkında bilgi verdi.

İç hastalıkları Uzmanı Dr. Yegin “Yeni yılı sağlıklı bir yaşamın ilk günü kabul edip; sigarayı bırakmak, sıkı bir diyete ve spora başlamak gibi kararlar genellikle kısa süre sonra rafa kaldırılıyor. Sağlıklı beslenmeyi bırakmak yerine, zaman zaman programı değiştirerek renklendirmek veya sporu gün içine yaymak gibi küçük taktiklerle alınan bu kararları yıl boyunca uygulamak mümkün olabiliyor.

1) Aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın

Kaliteli bir uyku bağışıklık sistemini güçlendireceği gibi, genç ve zinde bir görünüm de sağlamaktadır. 7-8 saatlik kaliteli bir uyku hafıza ve beyin sağlığı içinde gereklidir. Uyku rutini oluşturmak ve vücudun daha kolay uykuya dalması için her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmaya özen gösterilmelidir. Uyku sorunu yaşayanlar; televizyon, telefon gibi elektronik aletleri yatak odasından çıkarmalı, kafein gibi uyku kaçıran uyaranlardan uzak durmalı, gün içinde şekerleme denilen kısa uykuları azaltmalı veya uyku öncesi germe egzersizleri yapmalıdır.

2) İşlenmiş gıdalardan uzak durun

Sağlıklı bir yaşam için beslenme düzeni çok önemlidir. Diyet kavramı akılda, belli bir zamana kadar devam ettirilen beslenme şeklini canlandırdığı için yeni yılın ilk günü alınan diyet kararı genellikle uzun süreli olmamaktadır. Bunun yerine sağlıklı beslenme şeklini benimsemek, daha uzun soluklu sonuçlar doğuracaktır. Mevsim meyve ve sebzeleri, tam tahıllı ve lifli gıdalar beslenme düzeninde ön plana çıkarılmadır. Yağlı gıdalar ve yağlı etlerden mümkün oldukça uzak durulmalı, salam, sosis gibi işlenmiş gıdaların obeziteye yol açabileceği unutulmamalıdır.

3) Su içemiyorsanız meyvelerle tatlandırın

Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ve vücudun bütün fonksiyonları yeterli miktarda suyun içilmesi ile sağlanmaktadır. 8-9 bardak ya da 1-2 litre su tüketmek günlük su ihtiyacını karşılarken, aynı zamanda ciltte parlaklık sağlar, hazımsızlık,kabızlık, baş ağrısı ve unutkanlığa da iyi gelir. Suyun tadını sevmeyenler ya da mide bulantısı yaşayanlar; suyun içine dilimlenmiş elma, portakal, mandalina gibi mevsim meyveleri veya havuç, kereviz sapı gibi sebzeler koyarak tatlandırabilirler.

4) Haftada 150 dakika yürüyüş yapın

Günlük egzersizler için kapalı salonlar yerine veya kış ayrımı yapmaksızın açık hava tercih edilebilir. Baş, göğüs ve kulak bölgeleri korunarak uygun kıyafetlerle spor yapılmalıdır. Haftada 150 dakika tempolu yürüyüş yapmak, kilo kontrolü sağlayarak sağlıklı bir görünüme kavuşulmasını sağlarken; oksijen kapasitesinin artmasına, tansiyon kontrolüne, kalp atım hızının düşmesine ve stres atılmasına yardımcı olmaktadır. Genç yaşlarda yapılan ağır sporların ilerleyen yaşlarda bırakılmasının aşırı kilo alımına neden olabileceği unutulmamalıdır. Spordan sıkılıp bıkkınlık hissini yaşamamak için egzersizleri gün içine yaymak faydalı olabilir. Asansör yerine merdivenleri kullanmak, işlerindeki molalarda küçük yürüyüşler ya da germe egzersizleri yapmak, yakın mesafelere yürüyerek gitmek sporu gün içine yaymak için uygulanabilir.

5) Sağlık kontrollerini ihmal etmeyin

Düzenli sağlık kontrolleri ile belirti vermeyen hastalıklar belirlenip önlem alınabilir. Özellikle kilolu bireyler ve hareketsiz bir yaşam sürenler, ilerde diyabet olma riskine karşı kendilerinde insülin direnci olup olmadığına baktırmalıdır. Sürekli halsizlik ve yorgunluk hissedenler tiroit kontrollerini ihmal etmemelidir. Birçok hastalık erken tanı ile vücutta herhangi bir organ hasarı oluşmadan tedavi edilebilmektedir.

6) Tadınız tuzunuz kaçmasın

Günlük şeker ve tuz tüketiminin kontrol altında tutulması, sağlıklı bir yaşam için çok önemlidir. Kan şekerini hızla yükselten ve hızla düşüren saf şeker ve şekerli besinler yerine; tahıllı ekmek, bulgur gibi lifli besinlerin tüketilmesine özen gösterilmelidir. Besinlerin içinde tuz olduğu unutulmamalı, günlük tuz tüketimi sınırlandırılmalıdır. Türkiye’de ortalama tuz tüketiminin normalin yaklaşık 3 katı olduğu unutulmamalı.

7) Sevdiğiniz insanlarla zaman geçirin

Stres hormonları bağışıklık sistemine zarar verir. Genç ve sağlıklı kalmak için aile ile ya da sevilen kişilerle daha fazla zaman geçirilmelidir. Müzik dinlemek, yürüyüş, masaj ve yoga da stresle mücadelede etkili tercihlerdir.

8) Sigara ve alkolden uzak durun

Sigara ve alkol kullanılmamalıdır. Bırakmak için gerekirse yardım alınmalıdır. İçeriğinde farklı zararlı maddeler bulunan sigara, vücuttaki tüm sistemleri etkileyerek ölümcül hastalıklara neden olurken, cilt ve vücut yaşlanmasının en önemli nedenlerinden biridir.

9) Güneşten doğru faydalanın

D vitamini kaynağı olan güneşten doğru faydalanmak gerekir. Güneşli günlerde sabah ve akşamüzeri saatlerinde zamana dikkat ederek güneşlenmek bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Ancak uygun olmayan saatlerde uzun saatler güneşe maruz kalmak, cilt kanserine neden olabileceği gibi cildin erken yaşlanmasına da yol açmaktadır. Ülkemizde Vitamin D eksikliğinin çok sık karşımıza çıkmaktadır.

10) Aşılarınızı aksatmayın

Sağlıklı bir yaşam için enfksiyon kontrolü çok önemlidir. Enfeksiyonlarına karşı grip ve zatürre aşısı oldukça etkili bir önlemdir. Daha önce zatürre geçirenler, bağışıklık sistemini etkileyecek ilaç kullananlarla birlikte karaciğer, böbrek, kalp ve akciğer hastaları, 65 yaş üzerindeki kişilerin zatürre aşısı olması gerekmektedir. Hepatit B, tetanoz ve rahim ağzı kanserlerine karşı HPV aşısı da yetişkinlerin aşı takviminde olmalıdır.

fatma-bal

Özel Medikar Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Bal çocukların sağlıklı olarak doğması annenin yeterli ve dengeli beslenmesi, bebeğinin ve kendi sağlığının korunması ve bu konuda bilinçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Bal” Hamilelikte beslenme ile bebeğin doğum ağırlığı, beyin gelişimi, intrauterin ölüm, prematürelik ve preeklemsi arasındaki ilişkiler çeşitli araştırmalarla kanıtlanmıştır. Hamilelik her kadın için doğal bir olaydır. Bu dönemde anne ve bebeğin sağlığını etkileyen bazı etmenler vardır. Annenin erken yaşta veya geç yaşta çocuk sahibi olması, gebelik sayısı, son iki gebelik arası süre, hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar, kullanılan ilaçlar, annenin kronik hastalıkları, ışın(radyasyon) alması, besinlerle küf, mantar, pestisit kalıntılarının alınması, en önemlisi de yeterli ve dengeli beslenmedir. Hamilelik esnasında birçok besin gereksinmesi artmaktadır. Hamilelik ile ilgili diyet yasakları, bilgi eksikliği nedeniyle bebeğin yetersiz  beslenmesi, yetersiz alım, hastalıkla ilgili emilim bozukluğu ya da kayıplar nedeniyle yetersizlikler oluşabilmekte bu da hem anne hem de yeni doğan bebek için olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Hamilelikte kadının normal metabolizma düzeni üzerine fetal büyümenin eklediği değişiklikler vardır. Hamilelik insan yaşamında beslenmenin en önemli olduğu devrelerden biridir. Bu gerçek, halk arasında gebe kadının iki kişilik yemesi gerektiği fikrini doğurmuştur. Oysa hamilelikte fazla beslenme de yetersiz beslenme kadar anne ve bebek sağlığına zarar verir.

Hamilelik Döneminde Ağırlık Kazanımı

  • Hamilelikte, ağırlık kazanımının izlenmesi önem taşımaktadır. Hamile kadın ilk üç ayda her ay 0,5-1 kg sonraki aylarda ise ayda ortalama 1,5-2 kg ağırlık kazanmalıdır. Hamilelik süresince annenin toplam ağırlık artışı ortalama 12,5 kg (9 – 14 kg) olmalıdır.
  • 7 kg dan az ağırlık kazanma, anne ve bebeğin sağlığını tehlikeye sokar. Düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma olasılığı artar. Bebekte fiziksel ve zihinsel gelişim yönünden yetersizlik görülebilir. Ayrıca ağırlık kazanımı az olduğunda anne sütünün veriminin düşeceği bilinmelidir.
  • Fazla vücut ağırlığı kazananlarda sağlık sorunları (gebelik zehirlenmesi, doğum güçlüğü, şeker hastalığı, iri bebek doğumu vb.) görülebilir. Hamilelik öncesi anne şişmansa daha az kilo almalıdır. Öğün atlamak, zayıflamaya çalışmak gelişen bebek için ciddi tehlikeler yaratır.
  • Hamilelik döneminde 9- 12 kg ağırlık kazanımı normaldir, ancak gebeliğe fazla kilo ile başladıysanız 7- 10 kg ile gebeliği tamamlamak da mümkün olabilir. Hamileliğe zayıf başlayan anneler ise hamilelik süresince 12,5–18 kilogram ağırlık kazanmalıdır.Eğer ikiz bebek bekliyorsanız ortalama 17- 20 kg ağırlık kazanımı normaldir.

Hamilelikte  Görülen Sağlıkla İlgili Sorunlar ve Beslenme Önerileri

Hamilelik döneminde anne ve bebek arasında uyumun sağlanması sürecinde bazı sağlıkla ilintili sorunlar görülebilmektedir.Bunlar;Bulantı, kusma, kabızlık, mide yanması, aşırı ağırlık kazanımına bağlı kan basıncı yüksekliği, şeker hastalığı vb. sorunlardır. Bu hastalıkların dışında yer  alan şikayetlerin önlenebilmesi için aşağıdaki önerilere dikkat edilmelidir.

Bulantı ve kusma olduğunda; midenin boş kalmasını engellemek için gün boyunca azar azar ve sık aralıklarla beslenilmelidir. Şikayeti artıran koku ve besinlerden uzak durulmalıdır. Sabah yataktan kalkmadan önce kuru besinler (tuzlu bisküvi, kraker, leblebi vb.) yenilmeli, sıvı alımı öğün aralarında olmalıdır. Gün içinde de tost veya kraker, kahvaltılık tahıllar; meyve ve sebze salataları tüketilmelidir. Besin alımında yoğurt ve limondan yararlanılmalıdır. Yağlı ve tatlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Bu tür şikâyetleri olan anneler kendilerine iyi gelen besinleri de deneyebilirler.

Kabızlıkta; 8-10 bardak sıvı alınmalı, posa yönünden zengin (kuru baklagiller, bulgur, kepekli ekmek), taze sebzeler ve meyveler (özellikle armut, kayısı, erik ve incir gibi) ile kuru meyveler (kuru kayısı, kuru erik, kuru incir vb.) tüketilmeli ve fiziksel aktivite arttırılmalıdır.

Mide yanması olduğunda; asitli ve baharatlı besinlerden (domates, turunçgiller ve onların suları, sirke, acı biber vb.) sakınılmalıdır. Süt ve süt ürünleri mide yanması belirtilerinin geçici olarak hafiflemesinisağlayabilir. Yemekler yavaş yenilmeli ve iyi çiğnenmelidir. Sıvı alımı yemekle birlikte değil, iki öğün arasında tüketilmelidir. Az ve sık yemek yenmeli, yatmadan önce fazla yemek tüketilmemelidir.

Alkol, sigara, çay, kahve vb. kafein içeren içecekler tüketildiğinde;

– Alkol tüketimi: Bebekte büyüme ve gelişme geriliğine, annede kötü beslenme, vitamin mineral eksikliğine neden olur.

– Sigara kullanılması: Sigara içen gebelerin bebeklerine daha az oksijen ve besin ögeleri ulaşmaktadır. Bebekte düşük doğum ağırlığına, doğduktan sonra astım, allerji gibi hastalıkların görülmesine neden olabilir.

– Çay, kahve, kakao, kolalı içeceklerin tüketimi: Düşük riskine, erken doğuma, düşük doğum ağırlığına; annede ise kansızlığa neden olmaktadır. Bu içecekler kafein içerir.

HAMİLELİKTE  YETERLİ VE DENGELİ BESLENME

ENERJİ: İlk 3 aydan sonra, sağlıklı bir bebeğin gelişimi için günlük 300 kalori civarında fazladan enerji alınmalıdır. Hamilelik öncesi ağırlığınızı sürdürmek için günlük 2000-2200 kalori ihtiyacınız varken gebelikte 300 kalorilik ekle birlikte şu anda almanız gereken günlük enerji miktarı yaklaşık 2300- 2500 kaloridir.enerjinin en büyük kaynağı çabuk ve verimli bir şekilde enerjiye dönüşebildikleri için karbonhidratlardır. Ekmek, makarna, bulgur ve meyveler karbonhidrattan zengin kaynaklardır. Kalori sağlayan ancak besin değeri düşük besinleri tüketmekten kaçının.

Hamileliğin  4. ayından sonra annenin zayıflatılması sakıncalıdır

PROTEİN: Gelişen bir bebeğin vücut hücreleri, anne vücudundaki değişiklikler ve özellikle de plasenta, proteine gereksinim duyar. Anne karnındaki bebeğin büyümesi, ortalama 950 g kadar protein birikmesi demektir. Bu nedenle hamile olduğunuz zaman, günlük fazladan 20 gram proteine ihtiyacınız vardır (veya 1.2 g/kg) . Gebe olmayan kadınlar için önerilen protein 50-60 gram iken, gebelik döneminde 70-80 grama çıkmaktadır. Eğer siz günde 3-4 porsiyon protein süt, yoğurt, peynir ,et tavuk veya balık tüketiyorsanız bu ihtiyacınızı karşılıyorsunuz demektir.

dyt-yasemin-demirsoy

Özel Medikar Hastanesi Beslenme Uzmanı ve Diyetisyen Yasemin Demirsoy Emziren annelerin sağlıklarına kadar beslenmelerine de dikkat etmeleri gerektiğini belirti.

Beslenme Uzmanı ve Diyetisyen Demirsoy”Sevgili anneler, bir mucize gerçekleştirdiniz, 9 ay boyunca kendi kanınızdan, kendi canınızdan can vererek bir hayat getirdiniz dünyaya. Anne olmanın sevincini en derinden yaşarken bazı endişeleriniz olabilir, bende bu yazımda emzirme döneminizi ele almak istedim. Bir kez daha sizi kutluyor ve bebeğinizle birlikte sağlıklı mutlu günler diliyorum.

  1. RAHATLAYIN VE STRES YAPMAYIN
    Doğumdan emzirmeye kadar her şey hormonlarımızın kontrolü altında. Unutmayın ki bu işin çok büyük bir çoğunluğu da psikolojik. Kendinizi sütünüzün geldiğine ve bu sütün bebeğinize yettiğine inandırın. Bunu bir strese dönüştürmeyin. Emzirme süresinde sakin ve rahat ortamda bebeğinizle bağ kurun. Gece, gündüz, bebeğiniz açlık gösterdiği her an bebeğinizi emzirin, bebeğiniz doyduğunda zaten emmeyi bırakacak ve uykuya dalacaktır. İlk zamanlar bebeğiniz henüz çok küçükken kolay yoruldukları için karnı doymamasına rağmen uyuyakalabilir, bu durumda emzirmeyi tekrar deneyin. Unutmayın ki ne kadar çok emzirirseniz sütünüz o kadar artar.
  2. HAMİLELİK DÖNEMİNDE ALDIĞINIZ KİLOLARI DÜŞÜNMEYİN
    Emzirme dönemi de hamilelik gibi hayatınızda başınıza sayılı gelecek dönemlerden biri. Bu dönemi, hem kendiniz hem de bebeğiniz için en sağlıklı ve güzel şekilde geçirmeye çalışın. Bu dönemde, hamilelik döneminde aldığınız kiloların stresine girmeyin. Düzenli olarak emzirmek gün içinde yaklaşık 300-500 kalori daha fazla yakmanızı sağlayacaktır, bu da ayda yaklaşık 1-2 kiloya denk gelir.
  3. EMZİRME TEKNİKLERİ HAKKINDA UZMANA DANIŞIN
    İşin büyük bir kısmı psikolojik demiştik, elbette bir kısmı da teknik. Bebeğinizi doğru pozisyonda emzirmezseniz, sütünüzü tam anlamıyla ona veremezsiniz ve bir süre sonra sütünüz azalmaya başlayabilir. Bunun için mutlaka bu işin uzmanlarından, doktorunuzdan veya hemşirelerinizden doğru tekniği öğrenin.
  4. SÜTÜNÜZÜN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ: SU
    Emziren annenin ve sütünün en büyük destekçisi su… Sütünüzün artmasını sağlayacak en önemli besin maddesinin su olduğunu unutmayın. Her emzirdiğinizde vücudunuzdan doğal olarak bir sıvı çıkışı oluyor ve bunu yerine koymak da yeni süt üretimi için çok büyük önem taşıyor. Gün içinde 3 litre sıvı almaya özen gösterin, her emzirme seansında 1 bardak su içmekle başlayabilirsiniz. Sıvı ihtiyacınızın bir kısmını bitki çayları, ıhlamur ve süt artıran anne çaylarıyla karşılayabilirsiniz. Ayrıca sıvı kaybının yanında elektrolit dengesini sağlamak için gün içinde 1-2 şişe doğal maden suyu da tüketebilirsiniz.
  5. YEDİKLERİNİZ ÇOK ÖNEMLİ
    Bu dönemde az öncede söylediğim gibi özel bir zayıflama diyeti yapmanıza gerek yok. Vücudunuz 1 ml süt salınımı için yaklaşık 7 kalori harcar, bu da doğal yollardan kilo vermenizi sağlayacaktır. Bütün besin gruplarından dengeli bir şekilde aldığınız sağlıklı beslenme programı, hem sizin hem de bebeğinizin sağlığı için çok önemli. Unutmayın ki anne karnında olmasa bile onu hala siz besliyorsunuz ve yediklerinizin sütünüze etkisi de yüksek. Dengeli beslenmek sütünüzün miktarı ve kalitesi için çok önemli.
  • Uyku düzeniniz ilk zamanlar karışsa da gün içinde öğünlerinizi atlamayın.
  • Yeterli miktarda protein almak için her gün kahvaltınızda yumurtayı ihmal etmeyin.
    • Gün içinde ana öğünlerde, protein alımını desteklemek için tavuk/köfte tüketin.
    • Özellikle haftada en az 2 kez balık tüketmeye özen gösterin.
    • Ara öğünler ani acıkmalarınızı önler, gün içinde mutlaka ara öğün yapmaya özen gösterin, ara öğünlerinizde demir içeren kuru meyveler tüketebilirsiniz.
    • En iyi kaynağı yağsız kırmızı et ve yumurta olan B12 vitamini de süt verimliliği için çok önemli.
    • Her gün en az 2 porsiyon süt ve süt ürünlerinin tüketiminin kalsiyumun yeterli alınması ve annenin kemik sağlığı için önemli olduğunu unutmayın.
    • Folik asit gebelik döneminde olduğu kadar, emzirme döneminde de önemlidir. Yeşil yapraklı sebzeleri bol bol tüketin.
    • B grubu vitaminlerinin yeterli alımı için tam buğday, bulgur, kinoa ve kuru baklagiller tercih edebilir, salatalarınıza tahıl ekleyebilirsiniz.
    • Magnezyum ve çinko her kadın için yaşamın her döneminde önemlidir. En iyi kaynaklarından biri ise fındıktır. Ara öğünlerinizde fındık tüketebilirsiniz.
foto112-kopyala

foto1Batı Karadeniz’in  sağlığa uzanan dost eli olan Karabük Özel Medikar Hastanesi sağlık alanında  ve sosyal sorumluluk projelerinde  kurumlara desteğini sürdürüyor. TED Karabük Koleji tarafından yapılan revir odasının tüm sağlık malzemelerini Medikar Hastanesi karşıladı.

TED Karabük Koleji ,okullarında eğitim gören öğrencilerine daha kaliteli hizmet vermek için revir odası yaptı. Revir odasının  tefrişatı Özel Medikar Hastanesince yapıldı.

Okul Genel Koordinatörü, ortaokul ve lise müdürü Kerim Barçın Medikar Hastanesine desteklerinden dolayı teşekkür ederek” Biz burada öğrencilerimize hem daha kaliteli hizmet hem de yaşayabilecekleri sağlık problemlerinde ilk etap da müdahale edebilmemiz için bir normlara uygun bir revir odası yaptık. Karabük’ümüzün marka değerlerinden olan Özel Medikar Hastanesi bizi diğer projelerimiz de olduğu gibi, bu revir odamızın açılmasında da  yalnız bırakmadı. Revir odamızın tüm sağlık malzemelerini bize hibe etti. Başta yönetim kuruluna, yöneticilerine, doktor ve çalışanlarına TED Karabük Koleji olarak teşekkür ederiz” dedi

dr-vedat-ozturk

Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Vedat Öztürk hormon bozukluğunun tiroit hastalıklarına yol açarak ses kısıklığı olmak yapabileceğini belirtti. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Öztürk ”Vücuda enerji depolayan tiroit bezleri, aynı zamanda sağlıklı bir beden için gerekli hormonları üretiyor. Kimi zaman hormonların yapımındaki bir bozukluk tiroit hastalıklarına yol açarak, başta ses kısıklığı olmak üzere; halsizlik, saç dökülmesi, kilo alma ve verme gibi şikayetlerle kendini gösterebiliyor.

İlerleyen tiroit rahatsızlığı sesinizi kısabilir

Yaşamsal fonksiyonlar için büyük önem taşıyan T3 ve T4 hormonlarının üretiminde oluşan bir bozukluk tiroit hastalıklarına neden olabilmektedir. Bu bezin fazla ya da az çalışması birçok belirtiyle kendini gösterebilir. Bu nedenle tiroit fonksiyonlarının durumuna ilişkin T3 ve T4 hormonlarının düzenli olarak kontrol edilmesi gerekir. Ses kısıklığı, tiroit hastalığının ileri evrelerinde görülen bir belirtidir. Oysa ilk evrelerde pratik bir kan tahliliyle tanı konulabilmektedir.

Ellerde titreme ve terleme olabilir

T3 ve T4’ün yüksek, TSH seviyesinin ise düşük olduğu tablo “hipertiroidi” olarak tanımlanmaktadır. Kişinin iştahlı olmasına rağmen kilo kaybı yaşaması, özellikle istirahatte artış gösteren nabız sayısının 100 ve üzerine çıkması, terleme, ellerde titreme, uyku ve adet düzensizlikleri hipertiroidi belirtileridir.

Hormon seviyesi önemli

Tiroit bezinin büyümesi sonucu guatr ortaya çıkar. Guatrlar, nodüllü ve nodülsüz olmak üzere ikiye ayrılır. Nodülsüz guatrda genel bir büyümeden söz edilir. Bu durum yutma güçlüğü ve ses kısıklığına yol açabilir. Bu belirtilere nodüller neden olmaktadır. Tiroidin büyüklüğü ve nodülün yaptığı basıyla orantılı olarak ses kısıklığı giderek şiddetlenmektedir. Hastanın sesi her gün giderek daha çok kısılarak, frekansını kaybeder. Bu nodüller, yutma refleksini ve sesi kontrol eden sinirlere yakındır. İleri evrede ortaya çıkan ses kısıklığı ise ciddi bir soruna işaret etmektedir.

Şikayetlerle ilk karşılaştığınızda geçmesini beklemeden doktora gidin

Hastaya öncelikle fiziki muayene ve ultrason yapılmalıdır. Ultrasonda; nodülün karakteri, büyüklüğü ve civar dokuyla olan ilişkisi, ses dalgalarını tutup tutmaması ile bunun kalitesi, kanlanmanın durumu, nodülün iyi ya da kötü huylu olmasına dair birçok bilgiye ulaşılır. Bunu anlamak için kullanılan en temel yöntem ise; ince iğne aspirasyon biyopsisidir. Fiziki muayenede ele gelen, ultrasonda da teyit edilen iyi huylu nodüller dört-altı aylık takiplerle kontrol edilmelidir.

Her koşulda düzenli takip şart!

Bazı nodüller ilaçlı ya da ilaçsız olarak belirli periyotlarla takip edilmektedir. Hipertiroidiye yol açan nodüllerin bir kısmının sıcak nodüllerdir ve hormon salgıladığı için hastalara radyoaktif iyot önerilmektedir. Nodüller tamamen ortadan kalkmasa da radyoaktif iyot uygulaması boyutlarını küçültebilmektedir. Tiroit kanseri gündeme geldiğinde ise tek seçenek cerrahi olmaktadır. 1 cm ve altındaki küçük tiroit tümörlerinde, eğer tek nodül varsa sadece o bölgenin çıkartılması yeterlidir. Hasta sonrasında ultrasonla takip edilmelidir. Düzenli takiple kontrol altında tutulan tiroit hastalıkları, yaşamsal sorunlara neden olmamaktadır.

dr-ali-nihat-tokgonul-gogus-hastaliklari-uzm-2

Özel Medikar Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Uzmanı  Ali Nihat Tokgönül  astım rahatsızlığı kalıtsal ve çevresel etkenlerin birlikteliği sonucu ortaya çıkan bir sağlık sorunu olduğunu belirtti.

Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Uzmanı  Ali Nihat Tokgönül  “ Akciğere havayı taşıyan, hava yollarının mikrobik olmayan müzmin iltihaplanması olarak tanımlanan astım, toplumda hiç de azımsanmayacak oranda görülüyor. Türkiye’de 3.5 Milyon Astım hastası olduğu tespit edilmiştir. Son yıllarda görülme sıklığı giderek artan astımın özellikle gelişmiş toplumlarda artışı daha hızlı seyrediyor. Astım hastalarının sayısında gözlenen artışın nedenlerine ilişkin ortaya atılan hipotezlerin başında, sosyo-ekonomik durum değişikliği ve çevre kirliliği geliyor. Çocukluk çağı astımlarının yaklaşık yüzde 70’i erişkin çağa gelindiğinde kendiliğinden ortadan kayboluyor.

Astım hastalığı şehir ve metropollerde daha sık görülüyor

Amerika ve Avrupa’da yapılmış çalışmaların, ülkeler bazında değişkenlik göstermektedir. Astım görülme sıklığının çocuklarda yüzde 5-10 ve erişkinlerde ise yüzde 2-6 arasındadır.  Astım görülme sıklığı açısından ülkemizde ise şehirler ve bölgeler arasında önemli farklılıklar söz konusu. Genellikle kıyı kesimleri, şehirler, metropoller ve düşük sosyo ekonomik yaşam koşullarında daha sık görülüyor. Çocuklukta erkeklerde, erişkin dönemde kadınlarda da biraz daha sık rastlandığını söyleyebiliriz. Ülkemizde yapılan epidemiyoloijk çalışmalar ise astım sıklığı erişkinlerde %3,1-9,4, çocuklarda %2,8 -9,8 olarak bildirmektedir; bu veriler her 20 erişkinden, 15 çocuktan birinin astım hastası olduğunu işaret ediyor. Astım nefes darlığı, öksürük, hırıltı, solunum ve göğüste sıkışmış , baskı hissi olabilir. Bu belirtiler tekrarlayıcı ve gece olma olasılığı daha yüksektir.  Hafif yakınmaların kendiliğinden gerileyebilmesi mümkün olmakla birlikte alerjenler, ilaçlar, soğuk hava, tahriş edici ağır kokular ya da enfeksiyonlar bu yakınmaların tekrar ortaya çıkmasına neden olabilir” dedi.

Gençlerin yarısı sigara bağımlılığı riski taşıyor

Astımın, kalıtsal ve çevresel etkenlerin birlikteliği sonucu ortaya çıkan bir sağlık sorunu .Çevresel etkenlerin de katkıları ile bu tip insanlarda astım hastalığı belirgin hale gelebilir. Çevresel etkenler arasında ise ev tozları, polenler, sigara dumanı, tekrarlayan viral enfeksiyonlar ve hava kirliliğini sayabiliriz. Bunlar içinde sigaraya ayrıca değinmekte fayda var. Özellikle Türkiye’de gençlerin 1/3’ü sigarayı denerken, bunların yarısı sigara bağımlısı olma riski taşıyor. Ne yazık ki, hayatındaki ilk iki sigarasını tamamen bitiren gençlerin üçte ikisi sigara bağımlısı oluyor” açıklamasında bulundu.

ASTIM HAKKINDA 5 YANLIŞ 5 DOĞRU!

Yanlış: Gebelikte astım ilaçlarının kullanımı bebeğe zarar verir

Doğru: Astım ilaçlarının gebelikte kullanımı güvenlidir, bebeğe zarar vermez. Astmatik bir gebenin ilaçlarını kullanmayarak atak geçirmesi, bebeğin oksijenlenmesinin bozulmasına sebep olarak bebeğe ciddi zarar verebilir.

Yanlış: Astmatik hastalar spor yapamaz.

Doğru: Kontrol altındaki astım kişide semptoma neden olmaz. Bu sebeple astmatik kişilerde spor yapmaya kısıtlama getirmek önerilmez. Fakat egzersizle tetiklenen özellikli bir astım alt grubu mevcuttur ki bu grupta doktor onayı ile, özellikle aktivite öncesi ilaçlarını kullanarak, kontrollü egzersiz yapılması önerilir (örneğin, bir astmatik bir atletin maraton öncesi ilacını kullanması, klorla tetikelenen astımı olan bir yüzücünün havuza girmeden ilaçlarını kullanması gibi).

Yanlış: Astım ilaçları bağımlılık yapar, akciğerlere hasar verir

Doğru: Astım ilaçlarının bağımlılık yapıcı etkisi yoktur. Astım kronik bir hastalık olduğu için tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süre kullanımı gerekebilir. İlaçların doz değişikliği veya kesilme kararı hekime bırakılmalıdır.

Yanlış: Astımın aşısı vardır

Doğru: Astımın değil alerjinin aşısı vardır. Alerji aşıları, ancak belirli bir yaş grubundaki ve az sayıda alerjene karşı alerjisi olan hastalarda uygulanır. Aşı uygulama kararı ancak bir alerji uzmanı tarafından verilmelidir. Aşı sadece belirli bir alerjene karşı kişinin duyarlılığını ortadan kaldırmak yoluyla etki gösterir. Halbuki astım alerjik olmayabileceği gibi; alerjik astımlarda da sadece aşı tedavisi asla yeterli olmaz. Her durumda öncelikle kişinin astımı, yani havayolu hastalığı tedavi edilmelidir.

Yanlış: Kortizon çok zararlıdır, ne olursa olsun kullanılmamalıdır

Doğru: 2009 yılında astımı, nefes yoluyla alınan kortizon kullanmadan, sadece bronş açıcı ilaçlarla tedavi etmenin tıbben yanlış olduğu ispatlandı. Ancak toplum içinde kortikofobi diye nitelendirilen kortizon fobisi, çok yaygın. Oysa astım tedavisinde bu ilacın sistemik olarak, yani damar yoluyla ya da hap olarak kullanılması son derece nadir. Nefes yoluyla kullanılan kortizonlar çok düşük dozlarda ve sistemik yan etkilerden çok uzaktır. Şiddetli ataklarda damar yolundan veya ağızdan kısa süreli kortizon kullanımı hayat kurtarıcıdır ve kısa süreli kullanımlarda da önemli yan etkiler beklenmez.

Astım hastalarına öneriler

Sigara içmeyin, İçiyorsanız da bırakmak için yardım alınız.

Hava kirliliğinde olmayan yaşam ortamları seçmeye çalışınız.

Alerjiniz olduğunu bildiğiniz önlenebilir alerjenlerden uzak durunuz.

Güçlü kokuları evden uzak tutun. Parfümlü sabun, şampuan veya losyonlardan kaçının. Tütsülerden uzak durunuz.

Yatak odanızda özel düzenlemeler yapınız. Toz tutacak halı, kilimleri kaldırınız. Tüylü koltukları, minderleri ve fazla yastıkları kaldırın. Yatak takımlarınızı toz geçirmeyen nevresim takımları ile kaplayın. Çarşaf ve nevresim takımlarını sık sık, çok sıcak suda yıkayın ve güneşte kurutunuz.

Evinizdeki havayı temiz ve taze tutmak için pencereleri sık açınız.

Astım ilaçlarını düzenli olarak kullanınız ve doktorlara danışmayı kesmeyiniz.

dsc_5059

Özel Medikar Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Selim Kamil Barlas kış ayların yaşandığı şu günlerde yollarda buzlanma ve karlanma nedeniyle düşmelere bağlı çeşitli yaralanmalar olduğunu belirterek” Karlı ve buzlu havalarda alınabilecek en önemli tedbir, aceleci olmayarak dikkatli yürümektir” dedi

KÜÇÜK AMA SAĞLAM ADIMLAR ATIN

Vücudun bir ağırlık merkezi bulunmaktadır. Adımlar atılırken ağırlık merkezini kontrol altında tutmak düşmemek için önemlidir. Karlı ve buzlu havalarda alınabilecek en önemli tedbir, aceleci olmayarak dikkatli yürümektir. Dolaylı bir önlem gibi gözükse de, buzlu havalarda düşerek yaralanmaların önüne geçmenin en iyi yolu, normal günlerden daha erken yola çıkmaktır. Acele etmek ihtiyacı ortadan kalktığında, düşme riski de en aza inecektir.

AYAKKABI SEÇMEK ÖNEMLİ

Ayakkabı seçimi, otomobillerde kar lastiği seçimi gibi karlı ve buzlu havalarda çok önemlidir. Kolay kayabilecek, kösele tarzı ayakkabıları kullanmamak gerekmektedir. Tabanı kauçuk ya da tırtıklı ayakkabıları seçmek, kaymayı engellemek açısından yararlı olmaktadır. Hareket kabiliyetini azaltan dar kıyafetler yerine rahat ve yumuşak giysiler tercih edilmelidir.

MERDİVEN BASAMAKLARININ ORTASINA BASIN

Buzlanmaya daha müsait olan merdivenlerde, parlak yüzeylerde ve metal zeminli yerlerde düşme riski daha yüksek olduğundan daha dikkatli olunması gerekmektedir. Özellikle merdiven inip çıkarken köşeleri metal ya da yuvarlatılmış basamaklara dikkat edilmelidir. Basamakların kaygan olabilecek uç kısımlarına değil, ortalarına basmak ve korkuluklara tutunarak inip çıkmak önemlidir. Küçük ve yavaş adımlarla yürüyüp, baston ya da şemsiye gibi desteklerden faydalanmak da yararlı olabilmektedir.

İKİ ELİNZLE POŞET VEYA EŞYA TAŞIMAYIN

Kollar gerektiğinde, ip cambazlarının dengesini sağlamakta kullandığı uzun sopalar gibi görev görmektedirler. Düşme riski söz konusu olunca kollarımız dengeye büyük katkı sağlamaktadır. Bu yüzden karlı ve buzlu havalarda ellerimiz ceplerimizde olacak şekilde yürünmemesi gerekmektedir. Kollar aynı zamanda düşme sırasında vücudu korumaya da yardımcı olmaktadırlar. Ellerin cepte olmasıyla bu faktör de devre dışı bırakılmaktadır. Eller ceplerde olacak şekilde yürümek düşmeyi kolaylaştıracağı gibi vücutta oluşacak zararın da büyümesine neden olabilmektedir. İki elde eşya ya da poşet taşımanın da dengeyi bozabileceği unutulmamalıdır. Soğuğa karşı dayanıklı bir eldiven almak ve ellerimizi bu şekilde serbest olarak kullanabilmeyi sağlamak basit ve kolay bir tedbirdir.

YAŞLILAR DİKKATLİ OLMALI

Yaşlılar yavaş yürümelerine rağmen dengelerini sağlama konusunda sorun yaşayabilmektedirler. Özellikle menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda bayanlarda; düşme sonucu kalça kırıkları daha kolay oluşabilmektedir. Toplumun yaş ortalaması arttıkça basit düşmelerle oluşan kırık sayısı da artmaktadır. Zorunlu olmadıkça yaşlıların, karlı buzlu havalarda dışarı çıkmamaları gerekmektedir. Eğer mecbur kalınırsa bütün tedbirler alındıktan sonra, bir refakatçi eşliğinde sokağa çıkmaları faydalı olmaktadır. Çocuklar, düşmelerde erişkin ve yaşlılara göre daha şanslıdırlar. Kemik yapıları daha esnek olduğu için, çocuklarda ciddi kırıklara (eklem içi vb.) nadiren rastlanmakla birlikte, dirsek ve el bileğinde oluşabilecek kırıklar sıkıntı yaratabilmektedir.

DÜŞMELERE DİKKAT

Düşme sonrasında kalça kırıkları, omuz çevresi kırık ve çıkıkları, omurga kırıkları, kol, el ve ayak bileği kırıkları sık görülebilmektedir. Yaralanmaları küçümsemeden; ağrı, şişlik, morluk, hareket kısıtlığı ve sekil bozukluğu gibi şikayetler olduğu durumlarda bir sağlık kuruluşa gidilmesi gerekmektedir. Düştükten hemen sonra ayağa kalkmak daha büyük sorunlara yol açabilmektedir. Sıcağı sıcağına hissedilmeyen, yerinden oynamamış ve o esnada çok can yakmayan kırıklar olabilmektedir. Bu nedenle düştükten sonra acele edilmemeli ve dikkatli hareket edilmelidir. Bu kırıklar kontrol edilmezse ileride daha komplike sorunlara yol açabilmektedir. Kayarak düşünce yere çarpma esnasında yük omurgaya binebilmektedir. Düşmeden birkaç gün sonra, sırtta meydana gelebilecek ağrıların omurlarda meydana gelen bir kırıktan olabileceğini unutulmamalıdır ve kemik erimesi olan yaşlılar bu konuda daha da dikkatli olmalıdırlar. Bu tür ağrıların ihmal edilmesi halinde basit bir kırık cerrahi müdahale gerektiren bir kırığa dönüşebilmektedir.”  dedi

dr-vedat-ozturk

Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Vedat Öztürk  kıl dönmesi olarak bilinen Pilonidal Sinüs rahatsızlığının artık kadınlarda da görüldüğünü belirtti.

Genel Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Vedat Öztürk  “ Kıl dönmesi hastalığının, sebep olduğu sorunlar ve sıkıntılar ile hayatı dayanılmaz hale getirebildiği bir gerçektir. Türkiye’de 15-35 yaş arasındaki erkeklerde görülen bu hastalık son yıllarda kadınlarda sık rastlanan bir sorun haline gelmiştir. Kıl dönmesi, kılların cilt altına geçerek oluşturduğu kıl keseciğidir. En sık kuyruk sokumunda olmakla birlikte, göbekte, yüzde, kasık bölgesinde, koltuk altında da oluşabilir. 15-35 yaşlarında en sık görülür. Ülkemizde genç erkeklerde % 10 oranında görülen bu sorunun erkeklerde görülme sıklığı kadınlara göre 3 kat daha fazladır. Son yıllarda kadınlarda sık rastlanan bir sorun haline gelen kıl dönmesinin görülme yüzdesi 45 yaşından sonra azalmaktadır.

KIL DÖNMESİ NASIL OLUŞUR?

Geçmişte doğuştan olduğu düşünülse de, artık sonradan ortaya çıkan bir hastalık olduğu kabul ediliyor. Kıl köklerinin dönmesine zemin hazırlayan üç faktör vardır; bölgenin kıllı olması, cildin hassasiyeti ve kıl dönmesi için yeterli travma ve kuvvetin oluşması. Kuyruk sokumu da; dökülen kılların kapalı ortam nedeniyle yuvalanabilmesi, iki kaba et arasındaki olukta cildin incelmesi, kuyruk kemiğinin baskısı nedeniyle en sık görülen bölgedir.

RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

Derin intergluteal oluk (derin kuyruk sokumu),

Tüylü genç erişkinler,

Şişmanlık,

İşi gereği uzun süre oturma sonucu bası ve sürtünme,

Yetersiz kişisel bakım,

Aşırı terleme,

Vücudun diğer bölgelerinde kıl kökü iltihabı

BELİRTİLERİ ANLAMAK ERKEN MÜDAHALE İÇİN ÖNEMLİ

Hastalık bazen kendini şikayet oluşturmadan tek bir sinüs, bazen akut abse, bazen de kronik akıntı olarak belli eder. Hastalarda kuyruk sokumunda küçük şişlikler, kaşıntı, kıllı veya kılsız delikler ve bu deliklerden kokulu veya kokusuz kan ve akıntı gelmesi şikayetleri olabilir. Hastaların bir bölümü kuyruk sokumunda şiddetli ağrı ve kızarıklık ile (pilonidal abse) başvururlar. Absenin boşaltılmasını takiben, tekrar oluşumunu önlemek için hastalar ameliyat olmalıdır.”

JİLET, KIL DÖNMESİNE TEKRARINA NEDEN OLUR

Pilonidal sinüs tedavisi, “cerrahi dışı” ve “cerrahi” olmak üzere ikiye ayrılır. Cerrrahi dışı yöntemlerin (fenol, fibrin glue enjeksiyonları) etkisi kısa sürmekle birlikte, tekrarlama ihtimali konusunda literatürde farklı oranlar bildirilmektedir. Cerrahi tedavi, hastalığın tedavisinde en etkili yöntemdir. Cerrahi tedaviden açık bırakma, primer dikiş, fleb yöntemleri gibi değişik metotlar tanımlanmıştır. Cerrahi tedavide minimal cerrahi işlemler, hastanede kalış süresinin kısa olması (bir gün), hastanın hızlıca normal hayata ve işe dönmesi, komplikasyonlarının düşük olması ve sonuçların diğer yöntemlerle eşit olması nedeniyle giderek yaygınlaşmıştır. Ameliyat sonrası dönemde ortalama ikinci günden sonra duş yapılmasına izin verilir. Ameliyat bölgesi açık bırakılır. Hastaya, uzun süreli oturmalardan kaçınması, günlük duşlar yapması, bölgenin terli ve nemli kalmamasına özen göstermesi, bölgenin kişisel hijyenine dikkat etmesi önerilir. Jiletle kıl temizliği tekrarlama ihtimalini arttırdığı için tavsiye edilmez. Ameliyattan sonra birkaç seans yapılacak lazer epilasyonun etkili olduğu söylenebilir.” dedi

2016 © Copyright - Medikar Hastanesi

Karabük Nöbetçi Eczaneler     -     Acil        4447078

sitsdsexmedikar-yeni-yil

KAPAT
btnimage