Hastanemiz Beslenme Uzmanı ve Diyetisyen Yasemin Demirsoy halkımızın  sağlıklı bir kış mevsimi  geçirmesi için bolca tüketmesi gereken sebze ve meyveler hakkında bilgi verdi.

ELMA:

Bir antioksidan olarak oldukça doğru bir seçim olacaktır. Üstelik sahip olduğu zengin C vitamini içeriği, birçok hastalığa karşı koruyucu etki sağlar. Elmanın gün içerisinde birçok ara öğünde rahatlıkla tüketilebilmesi, sizlere tüm gün sağlıklı bir besin alternatifi sunmaktadır.

Yapılan çalışmalarda elma tüketen bireylerin daha düşük kan glikoz seviyelerine sahip olduğu, bu sayede Tip 2 diyabet riskinin azaldığı görülmüştür. Besinlerin sindirim sistemine hızla ilerlemesini sağlayarak kabızlık şikayetlerini gidermeye yardımcı olur.

PATATES:

A vitamini ihtiyacınızı karşılamanıza ciddi oranda yardımcı olur. Düzenli tüketimlerde, bağışıklık sisteminizin güçlenmesini sağlayarak kış aylarında grip ve benzeri hastalıklara karşı daha dinç olmanızı sağlar. Tabi patatesin tüketimi noktasında tercih edilen yöntemin önemi de oldukça fazladır. Aşırı yağlı ve kızartma yerine; daha çok hafif, örneğin haşlama tarzında tüketilmesi bu aşamada oldukça önemlidir.

HAVUÇ:

Yoğun lif oranına sahip olması ve direkt olarak tüketilebileceği gibi, bu tür köklü sebzelerle bu kış çok güzel çorbalar yapabilirsiniz. Havuç tatlı bir besindir ve son derece sağlıklıdır. Ayrıca liflidir. Kışın etrafınızdaki herkes hastayken sizin sağlıklı kalmanızı sağlayacak bir besindir. Havuç suyu, havucun lif anlamında sizlere en verimli biçimde katkı sağlayabileceği halidir. Bu nedenle en azından 2 günde bir posasıyla beraber taze sıkılmış havuç suyu tüketmeniz öneriyoruz.

 TURP ve YAPRAĞI:

Turp genel anlamda lezzeti ve bağışıklık sistemine sunduğu katkıları ile bilinir. Bizler ise turpun yanı sıra turp yaprağını da öneriyoruz. B6 ve B9, C ve E gibi yoğun bir vitamin içeriğine sahip olan turp yaprağı, birçok anlamda sizi kış aylarında koruma altına alır. Folik asit, C vitamini, potasyum, kükürt, iyot, kalsiyum ve demir gibi pek çok vitamin ve minerali içerir. Acımsı lezzeti ile  iştah açıcı bir etkiye sahiptir, özellikle kış aylarında, salatalarımızda ilave edebileceğimiz sağlıklı yiyeceklerden biridir. Karaciğeri ve mideyi çalıştırır. Turp, içerdiği yüksek oranda demir ve folik asit ile kansızlığa karşı önerilir. Fazla tüketildiğinde, gaz şikâyetlerine neden olabilir. Su ve lif içeriği zengin ve düşük kalorisi sebebiyle diyet programlarında da yer verilen bir sebzedir. İçeriğindeki  antosiyaninler kanserlerin önlenmesi ve tedavisinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda araştırma bulunmaktadır.

BALKABAĞI:

Balkabağı olmadan sağlıklı kış besinleri listesi olamaz. Başta A vitamini olmak üzere; yoğun bir vitamin-mineral içeriğine sahiptir. Bu içeriği, sizleri sadece grip değil genel alamda kış aylarına özgü, soğuklara bağlı birçok hastalığa karşı koruma altına alır

TRABZON HURMASI:

Trabzon hurması olarak da bilinen Cennet Hurması çok sevilen kış meyvelerindendir. Günümüzde kanserden korunmak için önerilen meyvelerden biridir. Kalp-damar hastalıkları tedavisinde, bağışıklık sistemini güçlendirme adına tüketimi önerilmektedir. İshal kesici özelliği vardır. Mideyi kuvvetlendirir, sindirim sistemi rahatsızlıklarına (ishal, kabızlık, gastrit, bağırsak iltihabı gibi) iyi geldiği görülmüştür.

Kansızlık, vitamin eksikliği durumlarında da tüketimi fayda verir. A, B, C vitaminlerini; potasyum, magnezyum, demir, kalsiyum, sodyum, fosfor minerallerini içerir. Antioksidan deposudur.

Cennet hurması yüksek lif içermesi ile kolesterolü ve tansiyonu düşürücü etkisi vardır. A vitamininden zengin oluşu göz sağlığına iyi gelir. Hafızayı güçlendirir, sinirleri yumuşatır, kısırlığa iyi gelir. Cennet hurmasının yenmesi ile beraber yaprakları kaynatılıp saçlar ve yüzler yıkanırsa güzellik verir.

Hamilelere İyi Haber!

Bebeğin gelişiminde önemli rolü oynayan folik asidi barındırması, kabızlığı gidermesi, bulantı-kusma şikayetlerini önlemesi ile özellikle hamilelerin tüketimine uygundur.

Kilo verimine destek olur!

Besleyiciliğinin yüksek olması ve besin lifinden zengin oluşu yanında uygun bir protein kaynağı (süt, yoğurt, kefir) ile tüketildiğinde uzun süre tok tutucu etkidedir. Tatlı bir meyve oluşu ile özellikle kilo verme döneminde tatlı kaçamakları için kullanılmasını sağlar.

PAZI:

Kış aylarında genelde geri planda kalan K vitamini, en çok pazı ile temin edilebilir. Besin değeri olarak da ıspanağa benzeyen pazı beta karoten (A vitamini), C vitamini, K vitamini ve Folik Asit bakımından zengindir. Bunların dışında pazının içeriğinde E vitamini, demir, magnezyum ve kalsiyum minerallerini de bulunmaktadır. Pazı sindirimi kolay olan besin değeri bakımından ıspanağa benzeyen salatası, kavurması ve farklı yemekleri yapılan bir çok sebze gibi sağlığımız için önemli faydaları bulunur

Şeker hastalığına karşı korur. Antikanser etkisi vardır. Göz sağlığı için faydalıdır. Kemik sağlığını korur.

ŞALGAM:

C vitamini ve yoğun mineraller bakımından olunca zengin olan şalgam, kış aylarının vazgeçilmez içeceği olacaktır. Özellikle gribe karşı sizleri şaşırtıcı derecede koruma altına alacaktır. Bu nedenle kola gibi gazlı içecekler yerine, porsiyon kontrolü sağlayarak şalgamı daha ağırlıklı olarak tüketebilirsiniz.

ISPANAK:

Demir, kış mevsimi boyunca başlıca ihtiyaçlarınız arasında yer alsa da nedense bu tür listelerde pek fazla yer almaz. Biz ise, tüm listelerden farklı olarak kış boyunca en azından haftada bir kere ıspanak tüketmenizi sağlıklı bulup tüketilmesini önermekteyiz. İçeriğindeki protein ve folik asit hafızayı güçlendirir. Ispanağın içerdiği diğer vitamin ve mineraller ise, A ve K vitamini, klorofil, kalsiyum ve iyottur. Ispanağın sahip olduğu bu vitamin ve minerallerden tam olarak yararlanabilmek için çiğ ve taze olarak tüketilmelidir.

Ispanak içerdiği tüm mineral ve vitaminlerle birlikte kas ve sinir sistemine oldukça fayda sağlar.

NAR

Son olarak, narı da en azından 2-3 günde bir tükettiğimiz meyveler arasına eklemeliyiz. Nar tüketen kişiler vücutlarının ihtiyacı olan tüm vitaminleri nardan aldıkları için bağışıklık sistemleri güçlenir. Antioksidan dolu bir meyveyi kış boyunca tüketirseniz cildiniz tazelenir. Nar suyunun tamamen doğal olarak porsiyon kontrolü sağlanarak(şeker hastaları hariç) tüketilmesi sonucunda alacağınız direnç desteği çok daha fazla olacaktır.

Kalp ve damar hastalıkları kadınlarda erkeklere oranla 10 yıl daha sonra ortaya çıkmakta ve risk özellikle menopozdan sonra daha da artığını belirten hastanemiz Kardiyoloji uzmanı Dr. Murat Erden” Menopozla birlikte, hipertansiyon, kan yağlarının yükselmesi, diyabet, kilo artışı gibi risk faktörlerinin oluşumunun artması, kalp hastalığının oluşumunu da hızlandırır. Kadınlar maalesef erkeklere oranla, kendi risk faktörlerini daha az fark etmektedir. Kalp hastalığının yakınmaları, kadınlarda erkeklere göre daha belirsiz seyretmekte bu nedenle çok uyarıcı olmamaktadır. Erkekler daha çok göğüs Ağrısı yakınması ile başvururken kadınlarda yorgunluk, nefes darlığı gibi daha genel yakınmalar şeklinde başlamaktadır. Böylece birçok kadın bu yakınmaların üzerinde durmayıp daha geç dönemde hastalık ilerledikten sonra doktora gitmektedir.

Kalp hastalıklarının teşhisinde kullanılan testler, kadınlarda daha az uygulanmakta ve daha yanıltıcı sonuçlar vermektedir. Bu sebeple de erken teşhis edilme oranı, erkeklere göre daha düşük olmaktadır.Kalp ve damar hastalıklarının en az %80 oranında sigara, hipertansiyon, yüksek kan yağları, ailede kalp hastalığına yatkınlık, şişmanlık, hareketsiz yaşantı, diyabet gibi klasik risk faktörlerine bağlı olarak geliştiği bilinmektedir. Bu nedenle bu risk faktörlerinin azaltılması durumunda, kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm ve sakatlık oranının %80-90 oranında azaltılabileceği bilinmektedir.

Sigara: Kadınların çalışma hayatında daha fazla aktif rol almalarıyla birlikte sigara tüketimi de artmıştır. Sigara önlenebilmesi mümkün olan, en önemli kalp ve damar hastalığı risk faktörüdür.  Öyle ki günde 1-4 adet sigara içen kadınla, hiç içmeyen kadın karşılaştırıldığında içenlerde risk 2 kat daha fazla artmaktadır. Kadınlar sigarayı bırakmada erkeklere oranla, kilo alma kaygısıyla daha fazla zorlanmaktadır.

Hipertansiyon: Yurt dışındaki araştırmalar hipertansiyonun erkekte, kadından daha fazla olduğunu göstermektedir. Ancak ülkemizde hemen her yaş grubunda kadında hipertansiyon erkekten daha sık olarak gelişmektedir. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de kadınlarda şişmanlık ve bunun sonucu metabolik sendrom, diyabet, insülin direnci gibi hastalıkların daha fazla görülmesidir. Bu hastalıkların hepsi hipertansiyon oluşumunda ve kan yağlarının bozulmasında önemli rol oynamaktadır. Özellikle hareketsiz yaşantı ve egzersiz alışkanlığının olmaması kilo artışı ve hipertansiyon oluşumu için en önemli sebeplerdir.

Kadınlara özel gebelikte başlayan hipertansiyon da ayrı bir önem taşımaktadır. Gebelikte başlayan hipertansiyon öyküsü olan kadınların, olmayanlara göre kalp ve damar hastası olma riski daha yüksektir. Bu nedenle gebelikte tansiyonu yüksek seyreden kadınların, doğum sonrası daha sıkı izlem altında tutulması önerilir.

Kan yağlarının yükselmesi: Orta yaşlı sağlıklı bir kadında kolesterolün 200 mg/dl’nin üzerinde olması, iyi huylu kolesterol olan HDL’nin 50 mg/dl’nin altında olması, kalp ve damar hastalık riskini arttırır. HDL kolesterolü östrojen hormonu nedeniyle kadında erkekten daha yüksek oranda bulunur ve bu sebeple daha koruyucudur. Ancak kilo artışı ve hareketsiz yaşantı, sigara tüketiminin artması HDL kolesterolünün başlıca düşmanıdır. Damar tıkanıklığından sorumlu olan kötü huylu LDL kolesterolünü düşük düzeyde tutabilmek için, sadece yeme içme konusunda dikkatli olmak yeterli olamamaktadır. LDL kolesterolünü düşük tutabilmek için düzenli fizik aktivitenin de olması gerekir. Haftada en az 3 gün ortalama 1 saat kadar tempolu yürüyüş gereklidir. Araştırmalar kalp hastalıklarından korunma için riskli olan kadınlarda LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altında olmasını önermektedir.

Obezite ve hareketsiz yaşantı: Ülkemizde yapılan önemli bir araştırma olan TEKHARF çalışması sonuçlarına göre 40 yaş üstü kadınların %46.6’sı obez kapsamına girmektedir. Aynı grup kadınların 2/3’ü ya çok az ya da az fiziksel aktivite yapmaktadır.  Fazla kilolu olmak diyabet riskini 3 kat arttırmaktadır ve diyabet sıklığı ülkemizde kadınlarda erkeklerden daha fazladır. Diyabet erkelerde kalp ve damar hastalığı riskini 2-3 kat artırırken, kadında 3-7 kat arttırmaktadır. hamilelik sırasında açlık kan şekeri 121 mg/dl ve üzerinde seyreden kadınlarda doğum sonrası diyabet gelişme riski 21 kat artmaktadır. Bu nedenle doğum sonrası alınan kiloların Diyet ve egzersizle 6-12 ay içinde geri verilmesi çok önemlidir.
Kalp ve damar hastalıkları neden kadınlarda daha fazla görülüyor ?

Bulguların daha hafif belirtilerle başlaması nedeniyle daha geç evrede teşhis edilmektedir.
Kadınlarda hastalığı araştırmaya yönelik yapılan testler erkeklere göre daha yanıltıcı sonuçlar vermektedir.
Kadınlarda risk faktörleri, erkekte olduğunda daha fazla hastalık riskini arttırmaktadır.
Kalp ve damar hastalığı olan kadınlar erkeklere oranla daha fazla ölmektedir.
Kalp ve damar hastalıkları çok yavaş ve sinsi ilerleyen bir hastalık olup bu nedenle hastalığı önleme de en önemli yöntemin risk faktörlerinin kontrolü olduğu unutulmamalıdır.

Eyvah tansiyonum düştü ne yapabilirim?

Göz kararması, baş dönmesi, ani bir halsizlik ve ter boşalması gibi durumlar tansiyon düşüklüğünde olabilir. Tansiyon düşmesine bağlı yakınmalar olduğunda hemen oturur ve mümkünse yatar pozisyonda ayaklarınızı baş seviyenizden yukarı kaldırın. Kendinizi iyi hissedene kadar ayağa kalkmaya çalışmayın.

Eğer tansiyon ilacı kullanıyorsanız bu durumdan doktorunuzu haberdar edin ve ilaçlarınızı gözden geçirin. Bol miktarda sıvı almaya özen gösterin. Çok fazla tuz kaybınız olmuşsa tuz alımınızı arttırın. Kendinizi iyi hissettiğinizde hemen ayağa kalkmayın. Önce biraz oturun sonra destek alarak ayağa kalkın.

 Eyvah tansiyonum yükseldi ne yapabilirim?

Tansiyon yükselmesi durumunda önce panik olmayın. Heyecan ve sinirlilik tansiyon düşüşünü engeller. Gerilimli bir ortamdaysanız sakin ve temiz hava alabileceğiniz gevşeyebileceğiniz bir yere geçin ve sakin sakin nefes alın. Tansiyon düşürmede kullanılan dilaltı hapını dilinizin altına koyun ve 30 dakika sonra tekrar tansiyonunuzu ölçün.

Tansiyon ilaçlarınızı düzenli kullanın, o günkü dozunu almadıysanız hemen alın ve tansiyonunuzu takip edin. Tuzu ve tuzdan zengin gıdaları çok az tüketin. Ağrı kesiciler tansiyon artışına sebep olabileceğinden doktorunuza danışarak alın.

Ne zaman kalp hastalığından şüphelenmeliyim?

Kalp damar tıkanıklığı çok belirsiz hatta bazen ilk bulgu olarak kalp krizi ile ortaya çıkabilir ancak şu bulgular varsa mutlaka kalbinizi kontrol ettirin.
Eskiden yürüdüğüm mesafeleri artık rahat yürüyemiyorum, nefesim kesiliyor, çabuk yoruluyorum.
Yürürken göğsümde bir yanma oluyor veya göğsümde bir baskı, basınç hissi oluyor.
Tok karnına yürürken veya elimde yükle yürürken zorlanıyorum
Hızlı yürürken veya yokuş yukarı giderken, rüzgara karşı yürürken göğsümde ağrı, yanma veya zorlanma oluyor.
Yürürken sol kolumda ağırlık ve uyuşma oluyor yoruluyorum.

Bu şikayetleri olanların en kısa zamanda bir Kardiyoloji uzmanına muayene olmalarını tavsiye ettiğini belirtti.

”Sağlığa Uzanan Dost Eli” sloganı ile bölge halkının yanında olan Özel Medikar Hastanesi, Karabük ve çevresinde yapılan sportif faaliyetlere de sağlık desteği veriyor.

Hastanemiz Karabük’te yapılan Off Road Türkiye Şampiyonası 7.Ayak yarışmalarına kurduğu sağlık çadırı ile destek verdi.

Üniversite alanında yapılan, 2 gün süren yarışmalar boyunca oluşabilecek olumsuzluklara karşı kurulan sağlık çadırında , modern tam donanımlı ambulansımız ve sağlık personelimiz hazır bekledi.

Verdiğimiz bu destek hem Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen yarışmacılardan ,KARDOFF (Karabük Safranbolu Arama,Kurtarma ve Off Road Kulübü) ve TOSFED (Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu) tarafından takdirle karşılandı.

Yarışmalar sonunda KARDOFF yönetimi verdiğimiz destek için teşekkürlerini ilettiler.

 

Meme kanseri, dünyada her yıl 1 milyon 700 binden fazla kadını etkiliyor. Ülkemizde de durum çok farklı değil, zira her 8 kadından biri; hayatının bir döneminde meme kanserine yakalanıyor.
Meme kanseri hiçbir kadının aklına bile getirmek istemediği bir sağlık sorunu. Birçok kadın da bu nedenle belirtileri gözden kaçırabiliyor. Aslında meme kanseri bazı sinyaller vererek geliyor.
Tüm kanser türlerine bağlı ölümler arasında, meme kanserine bağlı ölümlerin akciğer kanserinden hemen sonra geldiğini söyleyen Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op.Dr. Mustafa Başar”  Meme kanserinin erken tanısı için rutin kontroller asla ihmal edilmemeli. Ayrıca erken tanı için 20 yaşından sonra her kadın ayda bir kez kendi kendine meme muayenesi yapması gerektiğini belirterek
Memede kitle varlığı

Meme kanserinin en büyük sinyali; memede veya koltukaltında ele kitle gelmesi. Kanserli kitleler, diğer şişliklerden sert yapılı, düzensiz kenarlı ve pürtüklü yüzeyi ile ayırt edilebiliyor. Bunun için en etkili yöntem ise; yatağa uzanarak elle muayenenin gerçekleştirilmesi. Bir elinizi başınızın altına yerleştirin. Ardından öteki elinizin işaret ve orta parmağıyla diğer göğsünüze dokunun. Aynı işlemi diğer taraf için de yapın. Meme başından çevresine doğru dairesel hareketler uygulayın. Ardından koltukaltlarına da aynı işlemi tekrarlayın.
Meme başı akıntısı

Sıkmadığınız halde, tek memeden veya tek kanaldan kanlı ya da şeffaf renkli akıntılar geliyorsa, nedeninin mutlaka araştırılması gerekiyor. Bu tür meme başı akıntılarına, meme kanseri veya meme kanseri riskini artıran bir lezyon olan ‘intraduktal papillom neden oluyor.
Meme başındaki şekil bozuklukları
Aynanın karşısına geçip kendinizi incelediğinizde meme başlarınızda içe doğru çekilme, çökme veya şekil bozukluğu fark ediyorsanız, hemen bir doktora görünmenizde fayda var.
Meme başı derisinde değişiklikler
Aynanın karşısında kendinize bakarken meme başı derisinde soyulma ve kabuklanma gibi belirtiler gördüyseniz, bunların da bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerektir.
Memede büyüme ya da şekil bozukluğu
Memede büyüme ya da şekil bozukluğunu en iyi aynanın karşısına geçerek görebilirsiniz. Ellerinizi belinize koyun ve bakın bakalım her iki memeniz simetrik mi? Memelerde bir büyüme var mı?
Meme cildinde yara veya kızarıklık
Eğer bir yere çarpıp yaralanmadıysanız, meme cildinde aniden ortaya çıkan kızarıklık ve yaralar ciddiye alınması gereken belirtilerin başında geliyor
Memede ödem, şişlik ve içe doğru çekinti
Elbette her ödem ve şişlik, meme kanserinin belirtisi değil. Bunlar regl ve hamilelik dönemlerinde de kadınların sıkça yaşadıkları sıkıntıların başında geliyor. Ancak tabloya meme cildinde içe doğru çekintiler, portakal kabuğu gibi pürüzlü bir görünüm eşlik ediyorsa, hiç zaman kaybetmeden bir doktora başvurun”
ELLE MEME MUAYENESİNİ ALIŞKANLIK HALİNE GETİRİN!
Mamografik ve ultrasonografik tarama yöntemleri sayesinde meme kanseri erken teşhis ediliyor ve kişiye özel yaklaşımlar sayesinde tedavideki başarı oranları artıyor. Kadınların özellikle 40 yaşından sonra tarama periyodlarını sıklaştırmak ve erken tanı için elle muayenenin alışkanlık haline getirilmesi gerekir.

Özel Medikar Hastanesi Göğüs hastalıkları Uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül uykuda solumun bozukluğu hakkında bilgi verdi.

Obstrüktif uyku apne sendromu ya da halk arasında bilinen adı ile uyku apne sendromu, uyku sırasında yineleyen üst solunum yolu tıkanmaları ve buna eşlik eden kan oksijen değerinde azalma ile karakterize bir sendromdur. Genellikle orta yaşlı ve kilolu erkeklerin hastalığıdır. Her yaşta görülebilirse de, en sık 40-65 yaşları arasında karşımıza çıkar ve 65 yaşından sonra görülme oranı aynı kalır. Erkeklerde 2-3 kat fazla görülür, kadınlarda ise menapozdan sonra artar. Uyku apne sendromu görülme sıklığının erkeklerde %4, kadınlarda %2 olduğu bildirilmiştir. Hem halk tarafından, hem de hekimler arasında çok iyi tanınmayan bir sendrom olduğundan tanıda gecikmelere sık rastlanır.

RİSK FAKTÖRLERİ:
Uyku apne sendromu en sık 40 ve 65 yaşları arasında ve erkeklerde görülür. Aile bireylerinden birinde uyku apne sendromu varsa diğerlerinde görülme riski artar. Obezite en önemli risk faktörüdür. Kilo arttıkça görülme sıklığının ve ciddiyetinin arttığı ve kilo verilmesi ile azaldığı bilinmektedir. Özellikle santral obezitesi olanlarda, yani bel çevresi artmış, elma tipi şişmanlayan kişilerde sıktır. Yine de, uyku apne hastalarının yalnızca %40-60 kadarında obezite olduğu ve obez olmayanlarda da görülebileceği unutulmamalıdır. Yüz ve çeneye ait yapısal bozukluklar ve üst solunum yollarındaki darlıklar, obez olmayan kişilerde uyku apne sendromuna neden olabilir. Bunların başında çenenin küçük ve geride yer alması gelir. Bir diğer önemli risk faktörü, boynun kısa ve kalın oluşu ve boyun çevresinin erkeklerde 43 cm, kadınlarda 40 cm üzerinde ölçülmesidir. Sigara, alkol, bazı uyku ilaçlarının kullanımı ve bazı hastalarda sırt üstü pozisyonda yatmak da uykuda nefes durma sayısını ve süresini arttırır. Ayrıca uyku apne sendromu; kronik bronşit, astım, hipotiroidi, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, inme, şeker hastalığı, reflü gibi birçok hastalıkla birlikte görülebilir.

ŞİKAYETLER:
Erişkinlerin %10-30’unda horlama görülür ve yaş ilerledikçe bu oran artar. Hasta başlangıçta zaman zaman horlarken giderek daha şiddetli ve sürekli horlamaya başlar. Horlama, üst solunum yollarında daralmanın bir göstergesidir. Uyku apne sendromu olan hastaların hemen tümünde horlama yakınması vardır. Şiddetli ve sürekli horlama, uyku apne sendromunun öncü belirtisi olabilirse de; horlamayla birlikte diğer yakınmaların bulunması gereklidir. En önemli bulgu, eşinin veya yakınlarının tarif ettiği ve tanıklı apne dediğimiz uykuda nefes durmasıdır. Gece boyunca bazen 300-400 kez tekrarlayan apneler nedeniyle uyku bölündüğü için hasta kalitesiz bir uyku uyur. Çoğu kez apnelerden sonra uyandığının farkında değildir, bazen de uykudan boğularak uyanma tanımlar. Apneler nedeniyle dokulara yeterli oksijen gidemez. Bunların sonucunda, yorgun uyanma ve gündüz aşırı uykululuk gözlenir. Hasta, uyumaması gereken yerlerde uyuklayarak iş ve özel yaşamında birçok sorunla karşılaşır. Başlangıçta televizyon seyretmek, gazete okumak gibi pasif bir iş yaparken uyuklarken giderek araba kullanırken bile uyuklamaya başlar. Bu nedenle, trafik ve iş kazaları riski 2-3 kat artmıştır. Ayrıca uyku apne sendromu olan hastalarda gece göğüs ağrısı ve çarpıntı, sık idrar yapma, idrar kaçırma, sabah baş ağrısı, yaptığı işe kendini verememe, unutkanlık, sinirlilik, gece terlemesi (özellikle baş ve boyun bölgesinde), gece öksürme, reflü, ağız kuruluğu, işitme kaybı, cinsel isteksizlik ve iktidarsızlık gibi birçok başka yakınma da görülebilir. Sonuç olarak, hastanın yaşam kalitesi çok bozulmuştur.

TANI:
Uyku apne sendromunun tanı koydurucu bir bulgusu yoktur. Başka bir deyişle, muayene bulguları veya kan ve idrar tahlilleri ile tanı koymak olası değildir. Kesin tanı için mutlaka polisomnografi dediğimiz uyku testi yapılması gereklidir.
Uyku testi için hasta bir gece uyku laboratuvarında yatırılır, gündüz yapılması uygun değildir. Gece boyunca beyin aktivitesi; karın, göğüs kafesi, göz, çene ve bacak hareketleri; kalp ritmi, horlaması, yatış pozisyonu, nefes durması, kan oksijen düzeyi gibi pek çok parametreyi kaydetmek için hastaya çeşitli elektrotlar bağlanır ve video kaydı alınır. Tüm veriler bilgisayara aktarılarak kaydedilir. Hastanın canını acıtan bir işlem değildir.
Uyku apne sendromu tanısı koyabilmek için hastanın doktoru tüm gece boyunca alınan kayıtları inceler. Uykuda nefes durması-azalması, horlama ve oksijen düşmesi olup olmadığını belirler. On saniyenin üzerindeki nefes durmaları apne olarak değerlendirilir, bazen 1-2 dakika süren apneler olabilir. Saatte kaç kez nefes durması ve azalması olduğuna göre uyku apne sendromu sınıflaması yapılır ve buna göre de hastanın tedavisi düzenlenir.
Uyku apne sendromu sınıflamasında bir saatteki nefes durma veya azalma sayısı:
5’in altında > Basit Horlama
5-15 > Hafif uyku apne sendromu
16-30 > Orta uyku apne sendromu
30’un üzerinde > Ağır uyku apne sendromu

TEDAVİ VE ÖNLEMLER:
Uyku apne sendromu tanısı alan tüm hastalara genel önlemler uygulanmalıdır. Ayrıca sendromun hafif, orta veya ağır oluşuna göre de hastalığa özgü tedavisi yapılmalıdır.
1. Genel önlemler:
Obez olan uyku apne hastalarının mutlaka zayıflatılması gereklidir. Bunun için endokrinoloji hekiminden yardım istenerek diyet verilir. Bazı hastalara ilaç veya cerrahi tedavi (mide küçültme ameliyatları) önerilebilir. Alkol, sigara ve uyku ilacı kullanımı varsa bunları bırakılması istenir. Eşlik eden hastalıkları varsa bunlar tedavi edilmelidir.
Uyku apne hastaları gündüz uyuklayarak trafik, iş ve ev kazalarına neden olabilirler. Bu yönden uyarılmaları, gündüz aşırı uyuklaması olanların tedavi başlayana kadar araba kullanmamaları ve aşırı dikkat isteyen, tehlikeli işlerde çalışmamaları önerilir.
Bazı hastalarda apnelerin büyük çoğunluğu sırt üstü yatarken ortaya çıkar (pozisyonel apne). Bu durumda hastanın sırt üstü yatmasını engellemek için pijama veya iç çamaşırının sırtına bir cep dikilerek içine tenis topu veya içine sert süngerden konulmuş bir konulabilir (Şekil 1). Böylece sırt üstü yattığında hasta rahatsız olup yan dönecek ve apnelerinde belirgin azalma olacaktır.
2. Hastalığa özgü tedavi:
Uyku apnesi olmayıp yalnızca horlayan hastalara ve belirgin yakınması veya eşlik eden hastalığı bulunmayan hafif ve orta uyku apne sendromlu hastalara diş hekimi tarafından yapılan ağız içi araç tedavisi verilebilir (Şekil 2).
Ağız içi araçlar, hastanın ağzına göre ölçü alınarak yapılır. Küçüktür, takıp çıkarması ve taşınması oldukça kolaydır. Alt çenenin öne doğru gelmesine veya dilin geriye doğru kaçmasına engel olarak üst hava yollarının genişlemesine neden olurlar ve apne oluşumunu engellerler. Ağır hastalarda ağız içi araç kullanımı önerilmemektedir.

Kulak burun boğaz hekimleri tarafından horlayan hastalara, hafif ve bazı seçilmiş orta uyku apne sendromu hastalarına burun veya boğaza yönelik ameliyatlar yapılabilir.
CPAP (sürekli pozitif havayolu basıncı) tedavisi, uyku apne sendromunun bilinen en iyi ve kesin sonuç veren tedavi yöntemidir. Ağır, orta ve eşlik eden hastalığı veya belirgin yakınmaları olan hafif uyku apne hastalarına mutlaka CPAP tedavisi verilmelidir.
CPAP cihazı, burun veya ağız ve burnu birlikte içine alan maskeler yardımıyla sürekli pozitif basınçlı hava vererek uyku sırasında üst solunum yollarının kapanmasını engeller (Şekil 3). Her hastaya gereken basınç farklı olduğundan cihaz verilecek hastalar ikinci kez uyku laboratuvarına yatırılarak CPAP basıncı belirlenmelidir. Buna CPAP titrasyonu adı verilir.

CPAP CİHAZI KULLANIMI, UYKU APNE SENDROMUNUN BİLİNEN EN ETKİLİ TEDAVİ YÖNTEMİDİR.
Hastanın cihazını evde her gece ve tüm uyku süresince kullanması istenir. CPAP kullanımı uykudaki nefes durmalarını ortadan kaldırdığı gibi uyku evrelerini de normale döndürür. CPAP tedavisi yalnızca nefes durmalarını değil, aynı zamanda horlama ve oksijen düşmelerini de düzeltir. Sonuçta, hasta CPAP ile kesintisiz bir uyku uyuduğu için başta gündüz uykululuğu ve yorgun uyanma olmak üzere kalitesiz uykuya bağlı tüm yakınmaları ortadan kalkar. Fakat cihazını kullanmaz veya düzensiz kullanırsa yakınmaları geri döner.
ÖZELLİKLE 40-65 YAŞINDAKİ OBEZ, KISA-KALIN BOYUNLU ERKEKLERDE; HİPERTANSİYON, KALP HASTALIĞI, ŞEKER HASTALIĞI GİBİ EŞLİK EDEN HASTALIKLAR VARSA; HORLAMA, TANIKLI APNE, GÜNDÜZ UYKULULUK, UYKUDA BOĞULMA HİSSİ, YORGUN UYANMA GİBİ YAKINMALAR BULUNUYORSA UYKU APNE SENDROMU AKLA GELMELİDİR. BU DURUMDA, KESİN TANI KOYABİLMEK AMACIYLA UYKU TESTİ YAPILMALI VE GEREKLİ HASTALARA CPAP TEDAVİSİ VERİLMELİDİR.

Deneyimli uzman kadrosu ve modern tıbbi aletlere sahip olan Özel Medikar Hastanesi sadece bölge halkına değil,Kardemir Karabük Spor’a da şifa dağıtıyor.
Avustralya’nın Western Sydney takımın dan Kardemir Karabük Spor’a gelen yeni teknik direktör Anthony Popovic ve yardımcıları hastanemiz de sağlık kontrolünden geçtiler.
Kardiyoloji Uzmanı Dr. Mehmet Bozbay, KBB Uzmanı Op.Dr. İrem Pehlivanoğlu ve KBB Uzmanı Op.Dr. Gerçek İlker Şiriner’e muayene oldular.
Hastane personeli ve doktorlarına gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür eden Popovic, modern ve güzel bir hastane başarılar diliyorum, hep birlikte güzel işler yapacağız ifadesinde bulundu.

Kış mevsiminin kendini hissettirmeye başladığı günlerde, özellikle kalabalık ve kapalı mekanlarda hızla yayılan virüsler çocukları da tehdit ediyor. Okullarda öksürük, hapşırık ve damlacıklar yoluyla kolayca bulaşabilen enfeksiyonlar, biri bitmeden diğer hastalığın çocukların kapısını çalmasına yol açıyor.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Güçer güneş ışınlarının kuvvetli etkisinin azalması ve ani ısı değişikliklerinin vücut direncini azaltarak kolayca hastalanmaya davetiye çıkardığını belirtirken, kalabalık ve kapalı mekanların riski artırdığını, enfeksiyonların yayılımını kolaylaştırıp hızlandırdığını vurguladı.
çocukların en sık kapısını çalan sonbahar hastalığını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Soğuk algınlığı: Sonbahar ve kış aylarında gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde en sık görülen ve virüslerle oluşan hafif seyirli bir hastalık. Tedavisinde antibiyotiklerin yeri olmamasına rağmen, antibiyotik kullanımının sıkı kontrolde olduğu Amerika’da bile hastaların yüzde 50’sine antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Hapşırma, boğazda yanma, ağrı, karıncalanma, burun akıntısı ve tıkanıklık ile öksürük en sık görülen belirtileri. Soğuk algınlığına karşı korunmak için el hijyenine dikkat etmek, sağlıklı ve düzenli beslenmek, özellikle C vitamini içeren sebze ve meyveleri ihmal etmemek, kapalı ve kalabalık mekanlardan olabildiğince kaçınmak, uykusuz kalmamak önemli.
Larenjit: Sonbaharda belirgin olarak artan larenjit, kış aylarında azalarak devam ediyor. Üst solunum yolu enfeksiyonundan bir iki gün sonra gelişiyor. Soluk borusunun enfeksiyonu olan bu hastalıkta ödem, ses kalınlaşması, havlar tarzda öksürük ortaya çıkarken bazen soluk borusunun daralması artınca solunum sıkıntısı meydana geliyor ve acil hastaneye gidilmesi gerekiyor. Larenjitten korunmak için üst solunum yolu enfeksiyonuna karşı alınan önlemler yeterli.
Orta kulak iltihabı: Çocukluk çağında özellikle de sonbahar ve kış aylarında çok sık görülen orta kulak iltihabına çoğunlukla üst solunum yolu enfeksiyonu neden oluyor. Kulak ağrısı, ateş ve huzursuzluğa yol açan
orta kulak iltihabı tedavi edilmese bile kendiliğinden iyileşebilen bir hastalık. Ancak hastalığın doğal seyri, erken ve yeterli bir antibiyotik tedavisi ile kısaltılarak, olabilecek komplikasyon tehlikesi azaltılabilir. Kalıcı işitme kayıplarına sebep olduğu için orta kulak iltihabı önemsenmeli. Çocuğunuz yıl boyu 5’in üzerinde orta kulak iltihabı oluyorsa geniz eti, alerji ve bağışıklık sistemi açısından değerlendirilmeli.
Sinüzit: Buruna ve sinüslere solunum havasıyla ulaşabilen mikroplar burada enfeksiyon oluşturuyor. Genellikle üst solunum yolu enfeksiyonunu izliyor. Burun tıkanıklığı, koyu sarı-yeşil renkte burun akıntısı, ateş, diş ve baş ağrısı, burundan konuşma gibi belirtileri var. Mutlaka uzman hekim gözetiminde tedavi edilmeli.
Grip (Influenza): Genellikle soğuk algınlığı ile karıştırılan grip nezlenin aksine daha ağır seyreden, ateş, kas ağrıları, terleme, halsizlik ve baş ağrısı gibi şikayetlerin daha yoğun yaşandığı çok daha ciddi bir hastalık. Grip olan çocuğun okula gönderilmemesi diğer çocuklara bulaşmayı önlemek açısından çok önemli. Çocuğunuza spor yaptırarak, onu alışveriş merkezi gibi kapalı mekanlar yerine açık havada etkinliklere yönelterek, bulunduğu ortamın sık sık havalandırılmasını sağlayarak, ellerini sık sık sabunla yıkaması ve fastfood yiyeceklerden uzak durmasını sağlayarak gribe karşı koruyabilirsiniz. Ayrıca sonbaharda grip aşısını öneriyoruz.

Hastanemiz  Kardiyoloji Uzmanı Dr. Mehmet Bozbay Kalp damar hastalıklarına yakalanma oranı her geçen gün artığını ve sonbaharda bu rahatsızlıkların 3 katına çıktığını söyledi

Biyolojik bir neden olmamasına rağmen ülkemizde koroner kalp hastası sayısı her yıl yüzde 4,7 oranında yükseliyor. Özellikle de yaz aylarını geride bıraktığımız bu günlerde kalp damar hastalıkları görülme sıklığının yaklaşık 3 katına çıktığı biliniyor.

Bunun nedeni sonbaharda hava sıcaklığının giderek düşmesi ve kalp damarları başta olmak üzere tüm damarlarda büzüşmeye ve kan basıncında artışa neden olması. Kan basıncındaki artış kalbin iş yükünü artırıyor ve kandaki pıhtılaşma hızlanıyor. Bu nedenlerden dolayı göğüs ağrısı ve kalp krizi bu mevsimde çok daha fazla görülüyor. Beslenme düzeninde, yaşam şartlarında ve insan psikolojisinde sonbahar döneminde meydana gelen değişimler de kalp hastalıklarının oluşumunu hızlandırıyor. Uzmanlar özellikle bu günlerde kalp sağlığınızı korumak için kendinize ekstra özen göstermeniz gerekir diyor ve uyarısında bulunuyor ve kalp sağlığınızı korumak için şu öneride bulundu
1- KENDİNİZE ÖZEL SONBAHAR DİYETİ UYGULAYIN 
Sonbaharda yaz aylarına oranla çok daha yüksek kalori içeren besinler tüketiliyor. Bu durum da ister istemez kilo alımını hızlandırıyor. Birden ve fazla miktarda alınan kilolar kan basıncında ve kan şekerinde yükselişe, dolayısıyla da kalp hastalıklarına neden oluyor. Sağlıklı bir kalp için yaz sonrasında, beslenme düzeninize dikkat etmeniz ve kilo almamanız gerekiyor.

2- ÇOK SOĞUK HAVALARDA KAPALI ORTAMLARDA SPOR YAPIN
Havaların soğumasıyla birlikte bu dönemde yaza oranla çok daha az spor yapılıyor. Spor aktivitelerinin azalması da vücut ağırlığında artışa neden oluyor. Hava çok soğuk olsa bile sporu hayatınızdan çıkartmayın. Yalnız spor için dış mekanlar yerine kapalı ortamları tercih edin. Özellikle tok karna ve soğuk havada ağır egzersizler yapmayın. Günde en az 30 dakikanızı egzersize ayırın.

3- GRİP VE ZATÜRRE AŞISI OLUN
Sonbaharda kapalı ortamlara girişle birlikte solunum yolu hastalıkları da artıyor. Solunum yolu enfeksiyonları kalp hastalıklarını tetikliyor. Bu nedenle özellikle bu dönemlerde çok kalabalık ortamlara girmeyin, ellerinizi sık sık yıkayın. Solunum yolu enfeksiyonlardan korunmak için mutlaka grip ve zatürre aşılarını yaptırın.

4- DEPRESYONA KARŞI ÖNLEM ALIN 
Günlerin kısalıp, gecelerin uzadığı bu mevsimlerde depresyon gibi ruhsal hastalıklar artış gösteriyor. Bu da kalp damar hastalıklarını tetikleyebiliyor. Depresyondan kaçınmak için mümkünse gün ışığına çıkın ve spor yapın. Depresyon durumunuz çok belirgin hale geldiği takdirde ise mutlaka psikiyatri uzmanına başvurun.

5- KALP HASTASIYSANIZ KONTROLLERİNİZİ AKSATMAYIN
Kalp hastasıysanız ilaçlarınızı ihmal etmeyin. Soğuk mevsimlerde damarlardaki büzüşmeye bağlı olarak kan basıncı artabiliyor. Bu nedenle kan basıncı kontrollerinizi yaptırın ve gerektiği takdirde doktorunuzun önerisiyle ilaç dozunu ayarlayın.

6- KIYAFET SEÇİMİNİZE DİKKAT EDİN
Vücut ısısında ani değişimler göğüs ağrısı ve kalp krizini tetikleyebiliyor. Bu nedenle özellikle ani ısı farklarının yaşanması durumunda kıyafet seçiminize dikkat edin. Vücut ısısını koruyacak şekilde giyinmeye özen gösterin.

7- SİGARAYI BIRAKIN
Soğuk havalar damarların büzüşmesine neden oluyor. Sigara içtiğiniz takdirde ise bu büzüşme daha da artıyor. Bu nedenle de kalp krizi riski belirgin bir şekilde yükseliyor. Sağlığınız için sigarayı hayatınızdan çıkartın.

8- ALKOL KULLANMAYIN 
Alkol, damarları genişleterek vücut ısısının düşmesine ve kan basıncında ani değişimlere neden oluyor. Sonuç olarak alkol kalp krizi geçirme riskinizi artırıyor.

9- SONBAHARDA KALBİNİZİ KONTROL ETTİRİN
Mevsim değişimleriyle birlikte kalp damar sistemi üzerinde birtakım önemli değişimler gözleniyor. Bu da kalp damar hastalıklarına bağlı istenmeyen olayları tetikleyebiliyor. Mevsim değişikliklerine sağlıklı bir şekilde uyum sağlayabilmek için, özellikle 40 yaş üstündeki erkekler ve 50 yaş üstündeki kadınların mutlaka bir kardiyolog tarafından muayene ve tetkik edilmeleri gerekiyor.

Hastanemiz Üroloji Uzmanı Op.Dr. Emin Coşkun erkeklerde en sık görülen kanser türlerinden birinin prostat kanseri olduğunu belirtti.

Prostat kanseri, erken evrede yakalandığında tedavi başarısı yüksek kanser türleri arasında yer almaktadır. Genellikle başlangıç evresinde belirti vermeyen bir kanser olduğu için de 40 yaşından itibaren her erkeğin yıllık prostat muayenesini ve kan tahlillerini mutlaka yaptırması gerekmektedir.

Prostat Kanseri Nedir?

Prostat kanseri, prostat bezindeki hücrelerin kontrol dışı büyümesiyle ortaya çıkar. Kanserli hücreler öncelikle kontrolsüz büyüme göstererek prostat içine yayılır. Ardından prostatı çevreleyen kapsüle uzanır, kapsülü delerek prostat dışına doğru yayılır. Prostat kanseri, iyi huylu prostat bezi büyümesinden farklı olarak prostatın merkezinden değil, kapsüle yakın, merkezden uzak bölgesinden kaynaklanır. Bu nedenle prostat kanserinde idrar şikâyetleri daha geç dönemde hastayı rahatsız eder. Büyüme ve yayılma döneminde yakın organlara, lenf sistemine ve kan dolaşımı yoluyla vücudun diğer bölgelerine sıçrayabilir. Prostat kanseriyavaş seyirli olduğu gibi tümör, oldukça agresif karakter göstererek kemik ve diğer organlara sıçrayabilir.

Prostat Kanseri Belirtileri

Prostat kanserinin belirtileri,hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu bakımdan sinsi karaktere sahip bir hastalıktır. Özellikle erken dönemlerinde hiç belirti ve şikayet görülmeyebilir. Prostat kanseri belirtileri ortaya çıktığında, hasta bazı tedavi şanslarını kaybedebileceğinden, düzenli doktor kontrollerinin tedavi başarısında önemi büyüktür.

Prostat kanseri belirtilerişöyle sıralanabilir;

  • İdrar yapma güçlüğü
  • İdrar akışında kuvvet azalması
  • Menide ya da idrarda kan görülmesi
  • Boşalma esnasında ağrı
  • Kasık bölgesinde rahatsızlık hissi
  • Kemik ağrıları
  • Sertleşme bozukluğu

Prostat kanserini haber veren bu belirtiler bazen iyi huylu prostat büyümesinin bir göstergesi de olabilir.  Prostat bezinin büyümesine bağlı olarak gelişen benign prostatik hiperplazinde (prostatın iyi huylu büyümesi) de benzer belirti ve şikayetler görülebilir. Eğer prostat kanseri vücudun başka bölgelerine ve organlarına yayıldıysa, o alanla ilgili belirtiler de verebilir. Örneğin; kemiğe yayıldıysa kemik ağrısı gibi…

Prostat Kanseri Risk Faktörleri

Prostat kanserinin nedenitam olarak bilinmemektedir. Prostat kanserihücre düzeyinde gerçekleşen genetik kusurlara bağlı bazı prostat hücrelerinin kontrol dışı büyümesi ve normal hücrelerin yerini almasıyla oluşur. Daha sonra da çevre dokulara ve ileri seviyelerde ise uzak organlara yayılabilir.

Prostat kanseri nedenleri ve risk faktörleri şöyle sıralanabilir;

  • Kalıtsal veya Genetik Faktörler
  • Prostat kanserlerinin %9’u kalıtsal olup, prostat kanseri olanların %15’inde hastalık birinci derece erkek akrabalarından geçmektedir. Kadınlarda meme ve yumurtalık kanserleriyle bağlantısı bilinen BRCA2 genindeki mutasyon, erkeklerde prostat kanseri riskini de arttırdığı gözlemlenmiştir.
  • Genetik Olmayan (Çevresel) FaktörlerProstat kanserinde çevresel faktörler genetik faktörlere göre daha etkilidir. Örneğin, Çin’de yaşayan bir Çinlinin prostat kanserine yakalanma riski, bir Amerikalıya göre çok düşükken, aynı Çinli birey Amerika’da uzun süre yaşadığında bir Amerikalıya benzer prostat kanseri riski taşımaya başlamaktadır.
  • Yaşın Etkisi
    Prostat kanseri
     riski yaşla birlikte artar. 50 yaşın altındaki erkeklerde nadir görülen prostat kanserine, 55 yaşın üzerindeki erkeklerde sıkça rastlanır. Yaşamları boyunca her 6 erkekten 1’ine prostat kanseri tanısı konulacağı bilinmektedir.
  • Irk Faktörü
    Prostat kanserinde ırk faktörü de önemlidir. En çok siyahi erkeklerde görülen prostat kanseri, daha sonra beyaz erkeklerde görülür. Nadir olarak da Asya/ Pasifik adalarında yaşayan erkeklerde de görülür.
  • BeslenmeProstat kanseri üzerinde beslenmenin direkt etkisi kanıtlanamamıştır.  Daha önce yapılan araştırmalar, selenyum ve E vitamininin prostat kanseri riskini azaltabileceğini göstermiş olsa da sonradan yapılan araştırmalardan edinilen daha net sonuçlar, her ikisinin de fayda sağlamadığını ortaya koymuştur. Yine de sağlıklı beslenme kanser riskini azalttığı için sağlıksız besinler tüketmek prostat kanseri riskini doğrudan yükseltebilir.

Prostat Kanseri Tanısı

Hastanın PSA kan testi ve/veya makattan parmakla muayene sonuçlarına göre prostat kanseri olasılığı söz konusu ise, şüphenin biyopsi ile onaylanması gerekir. Prostat kanserine, prostat bezine yapılan bir veya birden fazla biyopsi sonucunda tanı konulur. Biyopsi, hastada var olan benin prostatik hiperplazi, kanser veya var olan diğer medikal problemleri belirler. Biyopsi sırasında, iğne yardımıyla rektumdan girilerek prostat dokusundan birkaç ufak parça örnek alınır. Bu doku örnekleri, mikroskop altında incelenerek kanser hücreleri varsa tespit edilir.

Prostat Kanserinde Erken Teşhis

Prostat kanserinde diğer kanserlerde olduğu gibi erken teşhis ile yaşam kaybı oranları azaltılabilir. Erken teşhisin sağladığı bir diğer fayda ise prostat kanseri tedavisine bağlı yan etkilerin minimum düzeyde kalmasıdır. Prostat kanserini erken teşhis etmek için Prostat Spesifik Antijen (PSA) olarak bilinen protein seviyesini ölçen kan testi, dijital-rektal muayene ve/veya transrektal (makattan) ultrason yöntemleri kullanılmaktadır. Ancak prostat kanserinde tarama, karmaşık ve tartışmalı bir konu olup yaşamsal risk faktörünü azalttığına dair yeterli kanıtlara henüz ulaşılamamıştır. Dahası, tüm tarama testleri, bazı riskler taşır. Faydalarına bağlı belirsizliklerin ve olası zararlarının, prostat kanseri tarama testleri öncesi uzman bir doktorla konuşulması önemlidir. Tarama testlerinin potansiyel faydaları, belirsizlikleri ve riskleri birlikte konuşulduktan sonra hastanın kişisel tercihine göre yapılmalı ya da yapılmamamladır.

Prostat Kanseri Evreleri

Prostat kanseri gösterdiği yayılım durumuna göre evrelere ayrılır. Prostat tümörünün mesane ya da rektum gibi çevre dokulara yayılıp yayılmadığı, lenf bezleri ve kemikleri etkileyip etkilemediği evrelemede en önemli kriterlerdir. Tümörü derecesini belirten gleason skoru ve PSA seviyesi de prostat kanseri evrelerini belirlemek için önemlidir.

Prostat Kanseri Tedavisi

Prostat kanseri tedavisinde kanserin büyüme hızı, yayılım durumu, hastanın genel sağlık durumu ve uygulanacak tedavinin etkinliğinin yanı sıra, olası yan etkilerine de bağlı olarak farklı tedaviler tercih edilebilir. Eğer prostat kanseri erken bir evrede ise hemen tedavi yerine takip önerilebilir. Cerrahi seçeneği ise prostat kanserinde en yaygın ve etkili tedavi yöntemlerindendir. Robotik, laparoskopik ve açık cerrahi yöntemler mevcut olup her bir cerrahi yöntem hastaya göre tercih edilmelidir. Cerrahi yaklaşımda amaç prostatın tamamının alınmasıdır. Uygun vakalarda prostat çevresinde bulunan ve peniste sertleşmeye yardımcı olan sinirler korunabilir.

Erken evre prostat kanserinde tercih edilen ameliyat, laparoskopitir. Yine erken evrede prostat ışın tedavisi (radyoterapi) de uygun hastalarda önemli bir tedavi seçeneğidir. Laparoskopik cerrahi, hastaya konforlu bir ameliyat süreci sağlar ve kanser kontrolü açısından da yüksek başarı oranlarına sahiptir. 4-5 adet küçük delikten yapılan bu ameliyatlar sonrasında hasta daha az ağrı çeker ve günlük aktivitesine kısa sürede dönebilir. Ameliyat kesisi olmadığından,  bu ameliyatlar kozmetik olarak da büyük oranda hasta memnuniyeti sağlar. Prostat kanseri tanısı ve tedavisindeki büyük gelişmeler, bu hastalığı korkulan bir hastalık olmaktan çıkarmaktadır.

Tiroid bezi insan vücudunda çok önemli rol oynar, bedendeki birçok aktiviteyi kontrol eder ve hormonların yapımını sağlar. Tiroid bezi, endokrin bezlerinizden sadece bir tanesidir. Tiroid bezi hastalığının teşhisi için şu 13 belirtiyi bilmek büyük fayda sağlamaktadır. Tiroid bozukluğu ile ilgili bu semptomlardan birine sahip olanların kandaki tiroid hormonu seviyenizi ölçtürmesi ve bir doktora başvurması gerekir. Birçok tiroid hastalığı ve bozukluğu vardır ancak bunlardan 2 tanesi çok yaygındır; hipertiroidizm (vücudunuzda gerekenden daha fazla tiroid hormonu üretilmesi) ve hipotiroidizm (vücudunuzda gerekenden daha az tiroid hormonu üretilmesi). Diğer rahatsızlıklar ise guatr (tiroid bezinin büyümesi), tiroid kanseri, tiroidnodülleri (tiroid bezi içindeki yumrular) ve tiroditis (tiroid bezinin inflamasyonu)’dir

Hipotiroidizm hipertiroidizmden daha yaygındır ve bu iki rahatsızlık yakın bir şekilde bağlantılı olmasına rağmen, teşhis ve tedavilerinde birçok önemli farklılıklar vardır.

YORGUNLUK VE UYKU BOZUKLUKLARI

Hipotiroidizm: Yorgunluk hipotiroidizmde bir numaralı semptomdur. Sürekli uyumak istersiniz ya da normalden daha fazla uyursunuz ama yine de yorgun, bitkin ve hiç enerjiniz yok gibi hissedersiniz.

Hipertiroidizm: Hipertiroidizmi olan bazı insanlar uykuya dalmada güçlük çekerler ve bu nedenle yorgun ve bitkin hissederler. Tiroid bezinin aşırı aktivitesi uykusuzluğa neden olur bu yüzden nabız hızlanır ve geceleri uykuya dalmanızı zorlaştıran ya da gecenin bir yarısı sizi uyandıran bir kaygı oluşur.

KİLO DEĞİŞİMLERİ

Hipotiroidizm: Sürekli kilo alıyorsunuz veya kilo vermek çok zor. İşte bu hipertiroidizmin en önemli semptomudur. Metabolizmanızı hızlandırarak kilo verebilirsiniz.

Hipertiroidizm: Her zamanki miktarda ve her zamanki yiyecekleri yemenize rağmen kilo veriyor olabilirsiniz.

MOD VE ZİHİNSEL DEĞİŞİKLİKLER

Hipotiroidizm: Her zamankinden daha depresif ve daha üzgün hissediyorsunuz. Nedeni; beyninizdeki serotonin hormonu seviyenizi etkileyen tiroid hormonunun çok az olmasındır. Bunu ayrıca konsantrasyonunuzun düşük ve hafızanın zayıf ya da zihninizin bulanık olması olarak ta tanımlayabilirsiniz.

Hipertiroidizm: Hipertirodizm anksiyete, panik atak ya da bir türlü gevşeyememe durumuyla ilişkilidir. Aynı zamanda çok fazla tiroid hormonu konsantre olmayı zorlaştırır.

BAĞIRSAK PROBLEMLERİ

Hipotiroidizm: Çok ciddi ya da çok uzun süren kabızlığınız var. Bu, bağırsak hareketliliğinin azalmasına neden olan hormon seviyelerinin değişikliği yüzünden en yaygın semptomdur.

Hipertiroidizm: Diyare ya da huzursuz bağırsak sendromu olabilirsiniz

KAS YA DA EKLEM PROBLEMLERİ

Hipotirodizm: Uzuvlarınızda birden uyuşma, karıncalanma hissediyorsunuz. Bu durum, tiroid hormonunun çok az üretilerek beyne, omuriliğe sinyal gönderilen sinyallerle bütün vücudunuzun etkilenmesi yüzündendir. Ayrıca kollarınızda ve bacaklarınızda genel kas ya da eklem katılığı, ağrı, zayıflık hissedebilir ya da tendinit olabilirsiniz.

Hipertirodizm: Ellerinizle bir şeyler taşırken ya da baş üzeri aktivitelerde ya da merdiven çıkarken zorluk ya da birçok kas ve eklem problemi yaşayabilirsiniz.

DÜZENSİZ ADET, KISIRLIK, LİBİDO PROBLEMLERİ

Hipotiroidizm: Adetiniz ağrılı, daha sık ve daha uzun sürebilir. Ayrıca kısırlık, libido problemleri, hormon değişikleri olabilir.

Hipertiroidizm: Adetiniz düzensiz, daha kısa ve daha az olabilir. Ayrıca kısırlıkta (Hipotiroidizm ve hipertiroidizm yumurtlamayı etkiler) olabilir.

SAÇ VE DERİDEKİ DEĞİŞİKLİKLER

Hipotiroidizm: Saçınız kuru ve cansız olabilir ve kolay dökülebilir. Bu durum çok az salgılanan tiroid hormonunun saç büyüme döngüsünü azaltmasındandır. Aynı zamanda beklenmedik saç kayıpları ya da kirpik ve kaş kayıpları da yaşayabilirsiniz. Ayrıca metabolizmanızın yavaşlamasından dolayı deri kuruyabilir, tırnaklarınız kolayca kırılır.

Hipertiroidizm: Tipik saç dökülmelerine sebep olur, deriniz ince ve hassastır.

VÜCUT SICAKLIĞI

Hipotiroidizm: Elleriniz ve ayaklarınız soğuktur ya da üşümüş hissedersiniz ya da vücut sıcaklığınız sürekli 37 derecenin altındadır.

Hipertiroidizm: Bazen çok sıcak hissedersiniz ya da çok fazla terlersiniz.

KOLESTROL PROBLEMLERİ

Hipotiroidizm: Yüksek kolesterol seviyeniz olabilir, özellikle diyet, egzersiz ve ilaca rağmen.

Hipertiroidizm: Beklenmedik şekilde kolesterol seviyeniz düşüktür.

KAN BASINCI

Hipotiroidizm: Hipotirodizmi olan insanların hipertansiyon olma riskleri 2 ya da 3 kat daha fazladır.

Hipertiroidizm: Küçük tansiyonunuz normal seviyede ya da daha düşük olmasına rağmen büyük tansiyonunuz yüksek çıkar.

KALP HIZI

Hipotiroidizm: Kalp hızınız düşük olabilir. Kalp hızınız tiroid hormonu tarafından düzenlenir. Tiroid hormonu yetersizliğinde kalp hızınız normalden 10-20 atım/dakika daha az olabilir.

Hipertiroidizm: Kalbiniz daha hızlı atabilir veya çarpıntı ya da üfürüm olabilir.

BOYUN GENİŞLEMESİ (GUATR)

Guatr tiroid bezinin genişlemesidir. Boynunuzda ya da ses tellerinizde şişlik, yumru ya da rahatsızlık hissedebilirsiniz. Guatr, hem hipotrioidizmde hem de hipertiroidizmde meydana gelebilir.

RİSK FAKTÖRLERİ: YAŞ, CİNSİYET VE SİGARA

Bazı insanlar tiroid problemlerine daha yatkındır. Hem genetik hem de çevresel faktörler hipertiroidizm ve hipotiroidizm gelişimine neden olur.

Aile Öyküsü: Eğer ailede tiroid problemi öyküsü varsa, sizinde tiroid probleminizin olma ihtimali çok yüksektir.

Cinsiyet ve Yaş: Özellikle yaşlı nüfusta kadınlarda daha yüksek oranda görülür, kadınlar erkeklere göre 5 ya da 6 kat daha fazla risk altındadır.

Sigara: Sigaranın içindeki siyonid tiroidin çalışmasına karşı bir rol oynar. Sigaranın tiroid üzerindeki en önemli etkisi hipertiroidizme neden olmasıdır. 1993 yılında The Journal of the American Medical Association’da yayınlanan bir makaleye göre; Graves hastalığı (tiroidin fazla çalışması sonucu boğazın şişmesi ve gözlerin dışarı doğru çıkmasıdır) riskinin içmeyenlere göre iki kat fazla olduğu bulunmuştur.

Saç dökülmesi, insanların en eski ve en önemli güzellik sorunlarından biridir. Skar yani iz bırakan (skatrisyel) ve iz bırakmayan (nonskatrisyel)saç dökülmesi olarak ikiye ayrılır. Skatrisyel saç dökülmesinde, saç kökleri tam olarak yıkıma uğrar, iz kalır ve saçın yeniden çıkma şansı olmaz.

Halk arasında en çok bilinen ve görülen nonskatrisyel yani iz bırakmayan dökülmelerdir. Dökülme nedeni ortadan kaldırılabilirse saçların tekrar çıkma şansı yüksektir. Bunların arasında en iyi tanınanı, erkekler için neredeyse kader olarak kabul edilen doğal dökülmedir (fizyolojik-erkek tipi saç dökülmesi veya androjenik alopesi).

Bu dökülmede genetik özelliklerin büyük etkisi olmakla birlikte katkısı tam olarak bilinmeyen bazı faktörler de vardır.Bu faktörlerden biri hormonlardır ancak etki mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. Bu hormonlarda (androjen) yükseklik saptanmamış ancak işlevlerini engelleyen ilaçlar verildiğinde gerçekten saçlarda yeniden çıkmalar gözlenmiştir. Saçların yağlı ve kepekli olmasının da saç dökülmesi üzerinde etkili olduğu düşüncesi çok uzun zamandan beri vardır ancak etkisi bilimsel olarak kanıtlanamamıştır. Bunun dışında güneş ışığı ve psikolojik faktörlerin etkisinden de söz edilmektedir.

Erkek tipi saç dökülmesinde, özellikle alnın iki yanı ve tepenin arka kısmında seyrelme başlar . Bu tip dökülmelerde kesin bir çözüm olmamakla birlikte ağız yoluyla alınan bazı ilaçlar ve dıştan uygulanan bazı ilaç veya kozmetiklerle dökülme yavaşlatılabilir.

Kadınlarda ise durum çok farklıdır. Cinsiyet özellikleri nedeniyle erkeklerdeki gibi doğal kabul edilen ve kaçınılmaz saç dökülmeleri yoktur. Erkeklerdekine benzer bir dökülme söz konusu ise altında bir neden aramak gerekir.

Kadınlarda en sık karşılaşılan saç dökülmesi ”yalancı dökülmelerdir”. Bu hastalar, avuç avuç saç dökülmesinden yakınırlar. Ancak bunlar gerçek saç dökülmesi değil, saç yıkama ve fırçalama sırasında olan yani dökülme aşamasında olan saçların doğal dökülmesidir; yerlerine yenileri gelecektir.

Gerçek dökülmenin bir başka belirtisi de saçlarda seyrelme görülmesidir. Seyrelmenin genel veya belirli bir bölgede olması önemlidir. Özellikle tepede, erkek tipi dökülmeye benzer seyrelme varsa, bu hormonal bir bozukluğun işareti olabilir ve bulgular bu yönde araştırılmalıdır. Beraberinde adet düzensizliği, kıllanma artışı görülüyorsa hormonal bozukluk olasılığı yüksektir.

Saç dökülmesinin önemli nedenlerinden biri kansızlığın bazı şekilleri, özellikle demir eksikliği anemisidir. Bayanlarda doğum yaptıktan 3 – 4 ay kadar sonra başlayan ve nedeni bilinmeyen bir özel dökülme şekli daha vardır ve 6 ay kadar sonra düzelir. Uzun süren çok sıkı zayıflama rejimleri de saç dökülmelerine neden olabilir. Bu neden erkekler için de geçerlidir, fakat gerek erkeklerde doğal dökülme nedeniyle gözden kaçması, gerekse kadınların fazla diyetsever olmaları nedeniyle, kadınlardaki saç dökülme nedenleri arasında yer almaktadır. Kadınlarda saç dökülmesine neden olan üçüncü önemli etken ise psikolojik nedenlerdir.

 

Hem kadınlarda hem erkeklerde geçerli olan bazı saç dökülme nedenleri de vardır. Bu tip dökülmelerde, genellikle saçlı derinin her tarafında eşit oranda seyrelmeler görülür.

Başta kanser ilaçları olmak üzere bazı ilaçlar ve kimyasal maddeler, yüksek ateşli, ağır seyreden, uzun süren hastalıklar, tiroid bezinin guatr gibi hastalıkları böyle dökülmelere neden olabilir.

Halk arasında ‘saçkıran’ olarak bilinen ani dökülmeler tıpda alopesi areta olarak isimlendirilir. Başlangıç genellikle 1 – 2 cm. çapında kılsız, parlak bir alan şeklindedir, bazen yavaş bir yayılma da görülebilir. Genellikle tedavi edilmese bile 3 – 6 ayda kendiliğinden veya tedavilerle iyileşir.Ender olarak, hızla ilerleyen ve tüm saçı, hatta kaş, kirpik ve vücut tüylerini de döken daha şiddetli türleri de görülebilir. En çok üzerinde durulan nedenler, psikolojik gerginlik ve sıkıntılardandır. Bununla karışabilecek bir hastalık da, saçlı derinin yüzeysel mantar hastalıklarıdır.

Bunlarda da parçalı dökülmeler vardır, fakat üzerindeki kepekler ve kırık saçlar sayesinde ayırt edilebilir. Psikolojik nedenlere bağlı saç koparmalar, saçları sürekli gererek toplamalar da önceleri geçici, zamanla kalıcı dökülmelere neden olabilir.

Okul, çocuğun artık dış dünyaya açıldığı, toplumsal çevreyle iyice tanıştığı ve kendi sosyal becerilerini geliştirmeye olanak bulduğu ilk kurumdur. . Ev ortamının güven verici ve korunaklı atmosferinden çıkmak, daha önce hiç tanımadığı bir çok akranla tanışmak, uyması beklenen pek çok kural ve öğrenmesi gereken bir çok bilginin olduğu bu yeni sosyal çevre çocuk açısından farklı duygularla karşılanabilir. Bu durum pek çok güçlüğü de beraberinde getirebilir. Evde ‘ilgi merkezi’nde olan çocuklar, okul ortamına geçerken bir uyum süreci yaşarlar. Uyum süreci içerisinde bazı çocuklar okul ortamına kolay alışırken, bazı çocuklar kaygılanabilir..

Her çocuk okula yönelik tutumlarda farklılık gösterebilir. Bu kaygılı durum okula gitmek istememe, anne-babadan ayrılmak istememe, ağlama, bağırma vb şekilde ortaya çıkabilir. Anne-babanın bu süreçte telaşa kapılmaması çocuğun bu durumu daha kolay kabullenmesine yardımcı olur. Eğer çocuk, anne babasının kaygılı ve telaşlı olduğunu hissederse, kendi endişelerinde haklı olduğu sonucuna varabilir ve bu da çocuğun sıkıntısını artırır.

Okula başlamadan önce okul hakkında olumlu ama gerçekçi konuşmalar yapmak faydalı olabilir. Öğretmeninin onu çok seveceğini, yeni arkadaşları olacağını, yeni ve eğlenceli bilgiler öğrenebileceğini bu bilgileri öğrenirken ara sıra sınıf içinde oyunlar oynayıp keyifli zaman geçirebileceğini anlatmak faydalı olabilir.

Okula gitmek istemeyen çocuk, duyduğu stresle başa çıkmak için ağlamayı seçebilir. Bu onun duygusunu ifade ediŞ ve duygusuyla başa çıkma şeklidir. Çocuk ağladığında sevgi göstermek, sakin kalmak, yumuşak bir dil kullanmak önemlidir. Fakat kararlı ve net bir iletişim dilini tercih etmek gerektiği unutulmamalıdır.

Çocuğu sınıfta bıraktıktan sonra oyalanmadan, kısa bir vedayla yanından uzaklaşılmalıdır. Okul bitiminde gelip onu okuldan alacağımızı özellikle belirtmek ve tam söylediğimiz vakitte çocuğu almaya özen göstermek gerekir.

Okuldaki ilk gün hem aile hem de çocuk açıcından son derece heyecan verici bir deneyimdir. Anne-baba-öğretmen işbirliği ilk günlerde çok önemlidir. İlk gün öğretmeni tarafından sınıfında sevgiyle ve mutlulukla karşılanan çocuk için sonraki günler daha sorunsuz geçecektir.

Okul çağı ; 6-12 yaş grubundaki çocukları kapsar. Okul çağında yavaş, ancak sürekli olan büyüme ve gelişme ergenlik döneminde artar. En hızlı büyüme kızlarda 10-12, erkeklerde ise yaklaşık 11-14 yaşında başlar. Kızlarda vücut ağırlığı ve boy uzunluğunda artış menarştan (ilk adet kanaması) bir yıl öncedir.

Vücut ağırlığındaki artış yaklaşık 20 yaşına kadar devam eder. Boy uzunluğundaki artış ise kızlarda 17 yaştan sonra genellikle durur; fakat erkeklerde yavaş da olsa devam eder. Büyüme süreci önemli miktarda enerji ve yeni dokuların yapımı için daha fazla miktarda protein, mineral ve vitamin gerektirir. Enerji ve besin ögelerinin yeterli ve dengeli karşılanabilmesi için bu yaş grubu çocukların tüketmeleri gereken besinlerin iyi kaliteli ve yeterli miktarlarda olması önem taşır.

Yetersiz ve dengesiz beslenme dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocukların içinde bulundukları sağlıklı ortamın büyük ölçüde bozulmasına, buna bağlı çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına ve çocuk mortalite ve morbidite hızlarının önemli ölçüde etkilenmesine neden olmaktadır.

Çocuğun beslenmesinde amaç; normal, sağlıklı büyüme ve gelişme ile olumlu beslenme alışkanlarının kazandırılmasını sağlamaktır. Ancak çocuğun toplum yaşamına ilk kez bilinçli olarak girdiği okul çağı dönemde, genellikle okulda ve okul dışında tek başına kalan çocukta yanlış beslenme alışkanlıkları sıkça görülmektedir. Bu çağ çocuklarda görülen başlıca beslenme sorunları zayıflık veya şişmanlık, anemi (kansızlık), vitamin yetersizlikleri, iyot yetersizliği ve diş çürükleridir. Bunların yanında, bu çağ çocuklarında son yıllarda görülen şişmanlığın artışı ile metabolik sendrom riski de ilişkilendirilmektedir. Bu sorunlar sonucu, çocuk hastalıklara karşı dirençsiz olur, sık hastalanır, hastalığı ağır seyreder ve okula devamsızlık nedeniyle okul başarısı düşer.

Çocuklarda beslenme çocuğun yaşına, cinsiyetine, vücut ağırlığına, fiziksel aktivitesine göre düzenlenmelidir. Çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesinin en önemli göstergesi büyüme ve gelişmesidir. Büyümenin yeterliliği çocuklarda yaşına ve cinsiyetine göre olması gereken vücut ağırlığı ve boy uzunluğunun saptanması ile anlaşılır.

Besinlerden günlük alınan enerji, protein, vitamin ve minerallerin vücutta en elverişli olarak kullanılabilmesi için dört besin grubunda yer alan besinlerin öğünlere dengeli dağıtılması gerekir.

Okul çocuklarında yapılan araştırmalar çocukların büyük çoğunluğunun kahvaltı etmeden okula gittiklerini göstermektedir. Yeni bir günün başlangıcında, bütün gece aç kalan vücudun, çalışma gücüne kavuşması için sabah kahvaltısının önemi büyüktür. Uzun süren bir açlık sonucu kahvaltı edilmediğinde kişi kendini güçsüz hisseder, başı döner, yeterli enerji oluşmadığı için zihinsel faaliyetler özellikle dikkat, çalışma ve öğrenme yeteneği azalır. Okulda başarı düşer. Kahvaltı beyin fonksiyonları için gerekli enerjiyi sağlayarak öğrenmeyi olumlu yönde etkiler. Çok farklı besinlerin tüketimi enerji sağlamanın yanında, çocukların ihtiyaç duydukları protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineralleri de almalarını sağlar.

Besin çeşitliliğinin önemini farklı besin gruplarında inceleyecek olursak;

1. Süt, peynir ve yoğurt çocukların güçlü kemiklere, dişlere ve kaslara sahip olmak için gerekli olan protein, kalsiyum ve D vitaminini sağlar. Bu gruptan günde 2-3 porsiyon tüketilmelidir.

2. Et, tavuk, balık, yumurta, kuru fasulye güçlü kaslar ve sağlıklı kan için gerekli olan protein, demir, B vitaminleri ve bazı mineralleri sağlar. Bu besinlerden günde imkanlar dahilinde 2-3 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

3. Ekmek, tahıl ve makarna B vitamini, demir, mineral ve posa içerir. Bunlar ayrıca iyi bir kompleks karbonhidrat kaynağıdırlar ve çocukların aktiviteleri için gereken enerjiyi sağlarlar. Bu grup besinlerden günde 6-9 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

4. Sebzeler A vitamini, C vitamini, kompleks karbonhidratlar ve posa içerir. Ayrıca belirli miktarlarda B vitaminleri, potasyum, kalsiyum ve diğer mineralleri içerir. Günde 3-4 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

5. Meyveler; çocukların cildi, göz ve diş eti sağlığı için gereken A ve C vitamini, potasyum ve diğer mineralleri içerir. Meyveler ayrıca karbonhidrat ve posa da içerir. Çocuklar genellikle doğal şeker kaynağı olan meyveleri severler. Günde 2-3 porsiyon meyve yemeleri önerilmektedir.

Çocuklar için Beslenme Önerileri

  1. Birçok çocuk için en iyisi düzenli bir program ile beslenmesidir.
  2. Yemek zamanı iyi bir aile zamanı olmalıdır.
  3. Çocukların kendi besin seçimlerini yapmalarına izin verilmelidir
  4. Ara öğünler çocuğun sağlıklı beslenme planını seçmesine katkıda bulunurlar.
  5. Çocukların bir öğünde veya bir günde değil, birkaç gün içinde tükettiklerinin toplam miktarı önemlidir.
  6. Ana ve ara öğün zamanları çocuğunuzu sıkmayacak şekilde olduğunda beslenme alışkanlıkları da iyi yönde gelişir.

Okul Beslenme Saatleri

Tüm gün öğretim yapan okullarda öğle yemeği genellikle tabldot olarak öğrencilere okul yemekhanesinde verilmektedir. Bu öğünde çocuğa günlük ihtiyacının üçte birini karşılayacak şekilde sunulan yemekler düzenlenmelidir. Bazen de çocuk evden, öğle öğününde yiyeceklerini getirmektedir. Aç kalan çocuk ise okul çevresinden besleyici değeri düşük ve sağlıksız yiyecek ve içeceklerle karın doyurmakta, besinlerle geçen hastalık riski artmakta, beslenmenin maliyeti artmakta ve dengesiz beslenme ile sonuçlanmaktadır.

Yarım gün hizmet veren okullarda genellikle 7-9 yaş grubu çocuklara yönelik ara öğün olarak evden getirdikleri yiyeceklerle beslendikleri beslenme saati uygulaması yapılmaktadır. Bu saatlerde Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanmış ilköğretim Okulları için Beslenme Programına uyulması ve öğretmenler ve yönetim tarafından bu uygulamaların takip edilmesi önem taşımaktadır. Okullarda beslenme eğitimi ve rehberliğinin verilmesi, okul yönetiminin konuya önem vermesi, yemek verilen okullarda kaliteli yemek hizmeti sunumu ve sürekliliğinin sağlanmasında diyetisyenlerin görev alması, kantinlerde ilgili genelgeler çerçevesinde okul yönetiminin yeterli ve dengeli beslenmeye yönelik yiyecek ve içeceklerin satılmasını sağlaması ve denetlemesi önemlidir.

 

Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türüdür. Her 10 kadından birinde görülen meme kanseri ortalama her 100 bin kadının 20’sinde rastlanıyor. Meme kanseri kadınlara oranla erkeklerde çok nadir görülmektedir. Ancak hastalık geliştiğinde seyri kadınlarda görülen meme kanserine göre daha hızlı ve kötüdür. Her 100 meme kanserinin 1’i erkeklerde görülmektedir. Meme kanserinin nedeni tam olarak bilinmese de kalıtım, beslenme şekli, sosyo-ekonomik durum, regl durumu, doğumlar, doğum kontrol hapları gibi birçok faktörden bahsedilebilir.

Meme kanserinin görülme sıklığı yaş ilerledikçe artar. En çok 50-70 yaş aralığında görülen meme kanserinde risk ailede meme kanseri öyküsü bulunduğunda artmaktadır. Anne ya da kardeşte meme kanseri görüldüğünde hastalığın riski 3 kat artar. Bu nedenle aile hikâyesinde meme kanseri olan kişilerin kontrollerini özellikle 40 yaş ile birlikte sık sık yaptırmaları gerekmektedir. BRCA1 ve BRCA2 genlerinde bozulma yani mutasyon var olan kişilerin hem meme hem de yumurtalık kanserine yakalanma ihtimali riski yüksektir. Menopoz sürecinde 5 yıldan fazla hormon ilacı kullanmak da meme kanseri riskini artıran faktörlerden biridir.

Meme Kanseri Belirtileri Nelerdir?

Meme kanseri belirtilerini bilmek meme kanserini erken evrede yakalamak ve tedavinin başarıya ulaşması için çok önemlidir. Meme kanseri belirtileri arasında en belirgini memede ele gelen kitledir. Ele gelen kitle meme dışında koltuk altında da olabilir. Eğer kitle büyümüş ise meme ucunun içeri doğru çekilmesi de meme kanseri belirtilerindendir. Çok nadir görülse de meme ucundan kanlı ya da kansız akıntı da meme kanserini işaret edebilir. Meme kanserine neden olan tümör çok büyürse meme derisinde ödem oluşur ve şişme görülebilir. Aynı zamanda kızarıklık ve portakal görünümü de karşılaşılan meme kanseri belirtilerindendir. Eğer meme kanseri yayılmış ise yayıldığı bölge ile ilgili şikayetler de görülebilir.

Meme kanseri belirtilerini tanımak meme kanserinin ilerlemesine engel olabilmek adına çok önemlidir. Bu nedenle kişinin kendi meme yapısını tanıması ve risk faktörlerini bilmesi gerekir. Meme kanseri belirtilerini fark edebilmek için her kadın 20 yaşından sonra kendi meme muayenesini yapmaya başlamalıdır. Kendi kendine meme muayenesi adet bitiminden 5-7 gün sonra; adet görmeyen kadınlar ise ayda bir belirdikleri yapılmalıdır.

Meme kanseri belirtilerini şöyle sıralayabiliriz;

Meme üzerinde genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket

Memede; genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket ettirilebilen veya yerinden oynamayan, zamanla büyüyebilen yapıda ve karakterde ele gelen şişlikler.

Gözle görülebilir şekilde, meme boyutunda veya şeklinde değişiklik.

Meme cildinde kızarıklık, morluk, yara, damar genişlemesi, içeri doğru çöküntü, yaygın küçük şişlikler, portakal kabuğu görünüşü gibi noktasal çekintiler.

Meme başı ve çevresinde, renk ve şeklinde değişiklik, meme başında genişleme, düzleşme, içe çökme, yön değiştirme, kabuklanma, çatlaklar ve yaralar.

Meme başından kanlı veya kansız akıntı gelmesi.

Koltuk altında görülebilen, elle fark edilen ağrılı ya da ağrısız şişlikler.

Meme Kanseri Risk Faktörleri

Meme kanseri risk faktörlerinin en önemlileri değiştiremeyeceğimiz risk faktörleridir. Özellikle aile hikâyesinde meme kanserinin olması meme kanseri risk faktörlerinin başında gelmektedir. Birinci derce bir akrabada 50 yaşından önce görülen meme kanseri, kişinin meme kanserine yakalanma ihtimalini 3 kat artırmaktadır. Yine 2. derece akrabalarda görülen meme kanseri de önemli meme kanseri risk faktörlerindendir. Ayrıca ailede ne kadar fazla kişi meme kanserine yakalanmış ve ne kadar erken yaşta yakalanmışlar ise o kadar risk artar.

Meme kanserinde bir diğer önemli risk faktörü ise meme dokusunun yoğun olmasıdır. Meme dokusu içerisinde yağ oranı daha az olan kişilerde meme kanseri riski daha çok artıyor. Meme dokusunun yoğunluğunu ise mamaografk ve sonografik yöntemlerle ölçülebilir. Özellikle lenfoma hastalarında göğüs çevresine yakın uygulandığı için maruz kalınan radyoterapi de meme kanseri için sayılabilecek risk faktörleri arasındadır. Bu nedenle özellikle lenfoma hastaları olmak üzere radyoterapi tedavisi alan hastaların tedaviden sonra hayat boyu kontrollerini sıkça yaptırmaları önerilmektedir.

Kadınlarda meme kanseri oluşumunda risk faktörü sayılan erken adet görme de önemsenmelidir. Özellikle 11 yaşından önce adet görenler, geç menopoza girenler meme kanserine yakalanma konusunda daha riskli durumda kabul edilirler. Emzirmemek ya da ilk hamileliğini 30 yaşından sonra yaşamak, aşırı alkol tüketmek ve fazla kilolu olmak da meme kanseri risk faktörleri arasındadır. Ayrıca özellikle menopoza girdikten sonra, menopozun etkilerini azaltmak için kullanılan östrojen hormonu da meme kanseri riskini 1.5. kat artırmaktadır.

Meme kanserinde kadın olmak birinci derece risk faktörüdür. Ailede meme kanseri öyküsü bulunan kişinin meme kanserine yakalanma riski diğer insanlara göre daha fazladır. Yaş ilerledikçe meme kanseri görülme riski artar. Beyaz tenli kadınlar, esmer tenli kadınlara göre %20 daha fazla risk altındadır. Meme kanseri vakalarının %5-10’u genetiktir. Aileden geçen bozuk genler (mutasyon) sonucu oluşmaktadır. Genetik meme kanserinin en sık rastlanan nedeni, BRCA1 ve BRCA2 genlerinde genetik mutasyondur. BRCA mutasyonuna sahip aile üyeleri için risk, %80 oranındadır.

15 yaşından önce radyoterapi tedavisi görmek, 40 yaşından sonra meme kanseri olma riskini %35’e çıkarmaktadır. 55 yaş ve üstü kadınların 3’te 2’sinde, yayılma gösteren meme kanseri bulunmaktadır.

Yaşlanma veya yaşam şekli gibi faktörler, meme kanseri riskini zaman içinde değiştirebilir. Uzun süreli fazla sigara tüketiminin meme kanseri riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Fiziksel aktivite ve düzenli spordan uzak, hareketsiz bir yaşam meme kanseri oluşum riskini artırmaktadır. NŞişmanlık, doğurganlık çağındaki kadınlarda meme kanseri riskini 2 katına çıkarır. Ailesinde meme kanseri olanlarda doğum kontrol hapı kullanımı, kanser riskini 3 kat artırmaktadır.

Risk faktörüne sahip olmanız, o hastalığa yakalanacağınız anlamına gelmez.

Meme Kanserine Yakalanma Riskini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

Egzersiz şeklinde yapılan fiziksel aktivitenin, meme kanseri riskini azalttığına ilişkin kanıtlar artmaktadır. Haftada en az 1,25 – 2,5 saatlik hızlı yürüyüşler, kadındaki meme kanseri riskini %18 oranında azaltmaktadır. Eğer bu yürüyüş, haftada 10 saat olursa, risk oranı biraz daha azaltmaktadır.

Bazı araştırmalar, uzun süreli emzirmenin meme kanserini az da olsa azalttığını öne sürmüştür. Araştırmalar, doğum kontrol hapı kullanan kadınların, kullanmayan kadınlara nazaran az da olsa meme kanseri riski taşıdığını göstermektedir. Hapların kullanımına son verildiğinde, risk oranı normale dönmektedir. Çok fazla hamilelik geçiren ve genç yaşta hamile kalan kadınlarda, meme kanseri olma riski azalır. Bunun nedeni ise, hamilelik döneminde duran adet döngüsüdür.

Özel Medikar Hastanesi bünyesindeki uzman ve deneyimli doktorlar ve son teknolojiye sahip cihazları ile Batı Karadeniz bölgesinde değil, tüm Türkiye’de ismini duyurmaya başladı.

Ayten Ertürk isimli hasta Doç.Dr. Caner Arslan’ın daha önceden ameliyat ettiği hastanın tavsiyesi üzerine Malatya’dan muayene olmak için hastanemize geldi.

2009 yılından itibaren Derin ven Trombozu tanısıyla tedavi gören hastamızın aynı gün tetkikleri yapıldı ve tedavisi planlanarak memleketi Malatya’ya gönderildi.

Hastanemiz Diş Hekimi Metin Cingöz diş çürüğünün insan sağlığına zararları hakkında bilgi verdi.

Diş çürüğü insanların en çok şikayet ettiği konulardan biridir. Diş çürüğü dişlerin hastalığıdır ve ağızdaki bakteri kaynaklarıdır.

Diş çürüğünün sadece ağza değil insan sağlığına da ciddi zararları vardır. Ağızdaki çürük bölgedeki bakteriler buradan vücuda yayılabilir ve neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkiler. Dişlerde çürük olması, ağızda sürekli zararlı bakteri varlığı demektir. Çürükler neticesinde dişler enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Mide rahatsızlıklarına ve faranjit gibi üst solunum hastalıklarında da çok etkili olur.

Çürüklerin yol açacağı diş kaybı sonucunda da besinlerin tam çiğnenmemesi ile birlikte mideye daha fazla yük binecektir. Gıdaların çiğnenmeden yutulması mideyi yorar ve bunun sonucunda obezite oluşumuna varan sebepleri olur.

Şeker hastalarına ciddi zararlar verebilir. Kan şekerinin düzeyinde bozulmalar meydana getirebilir. Çünkü karbonhidratların sindirimi ağızda başlar. Ağızda sindirime yardımcı olan dişlerin olmaması demek, karbondihrat sindiriminde aksamalar olması demektir.

Yapılan araştırmalarda diş çürükleri, diş taşları ve kronik enfeksiyon odağı olan ağızda kalmış köklerin kalp ve damar hastalıkları ile,erken doğumlarla ve böbrek hastalıkları ile ilişkisi olduğu bulunmuştur. Yine dişlerini yılda bir ya da birden fazla temizleten hastalarda kalp krizi riskinin yüzde 24, felç riskinin yüzde 13 azaldığı belirtiliyor.

Ağız sağlığı açısından beslenmemize ve hijyen alışkanlıklarımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Özellikle şekerli gıdalardan uzak durmalıyız. Ağız sağlığımızla beraber genel sağlığımızın da korunması için mutlaka ağzımızdaki çürükleri tedavi ettirmeliyiz.Dişlerimizi günde 2 kez düzenli fırçalamalıyız ve 6 ayda bir diş hekimine kontrole gitmeliyiz.

Hastanemiz İç Hastalıklar uzmanı Dr. Şöhret Gedirli havaların soğuması, okulların açılması ve toplu taşıma araçları gibi kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması gibi nedenler mikrobik enfeksiyonların,  özellikle nezle grip gibi viral hastalıkların bulaşma ve görülme sıklığını giderek artırdığını belirtti.

İç Hastalıklar uzmanı Dr. Şöhret Gedirli “İnsan vücudunun ısı değişimlerine ve yeni koşullara uyum sağlaması için 2-4 hafta gibi bir süreye ihtiyacı vardır. Bu da sadece yumuşak mevsim geçişleriyle mümkündür. Ancak günümüzde küresel ısınma nedeniyle bu durum gerçekleşememektedir. Havaların aniden ısınıp soğuması ile ortaya çıkan kısa süreli ısı değişimleri, vücudun adaptasyonunu da zorlaştırmaktadır. Bu durum, vücudun strese girip savunma sisteminin zayıflamasına neden olmaktadır. Hem kolay bulaşması hem de vücudun hassaslaşması özellikle sonbahar- kış döneminde görülen gribal salgınlara yakalamayı da kolaylaştırmaktadır. Bu durum kronik rahatsızlıkları olan hastalarda daha sık görülmektedir.

Sonbaharda hastalanmamak için yaşam düzeninizi değiştirin

  • Özellikle el temizliğine özen gösterin. Ellerinizi kurallara uygun bir şekilde yıkayın,   burnumuza ve gözümüze temas ettirmemeye özen gösterin.
  • Kapalı mekanlardan, havalandırması iyi olmayan yerlerden mümkün olduğunca uzak durun.
  • Mevsime uygun giyinmeye özen gösterin. Ne çok ince ne de çok kalın kıyafetler tercih edin.
  • Ortam ısısını normal zamanda 25, uyku sırasında 22 derece tutmaya özen gösterin.
  • Artan grip salgınlarında; hastalarla yakın temastan kaçının, aynı ortamda kalmamaya dikkat edin.
  • Her yıl düzenli olarak Ekim- Kasım aylarında grip aşısı yaptırın. Şeker, böbrek, akciğer hastaları gibi bağışıklığı zayıflamış kişiler doktor kontrolünde Zatürre (Prömeni ) aşısı da yapılmalıdır.
  • Özellikle ofislerde ve okullarda; kalem, kitap, bilgisayar, bardak gibi özel eşyaları ortak kullanmamaya dikkat edin.
  • Mendilleri tek kullanımlık olarak tüketin ve tekrar tekrar kullanmayın.
  • Beslenme ve uyku düzenine özen gösterin. Doğru ve dengeli beslenin. Özellikle C vitamininden zengin meyve ve sebzeleri tüketmeye özen gösterin. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmak kaydıyla sıvı tüketiminizi artırın.

Sonbahar depresyonuna girmemek için enerjinizi artırın

Güneş ışınlarının daha az olduğu kış ayları, depresif duyguların artmasına neden olur. Özellikle İskandinav ülkeleri gibi kış aylarının çok uzun geçtiği bölgelerde depresyon ve intihar oranları yüksektir. Yaz mevsimi insanların rutin işlerinin azaldığı, doğanın tazelendiği, tatillerin yapıldığı bir mevsimdir. Bu sırada gündüzler uzamış ve rutinden kurtulan insanların iş sonrası kendilerine ayırabildikleri zaman da artmıştır. Yazın yaşanan tüm bu canlanmaya karşın sonbahar ve kış döneminde tersine bir dönem yaşanır. Gündüzler kısalmaya, havalar değişmeye, güneş yüzünü daha az göstermeye, doğadaki yeşil yerini sarıya bırakmaya başlar. “Hazan” olarak da bilenen bu mevsim, eğilimi olan kişilerde depresyonun ortaya çıkmasına neden olabilir. Depresif duygu durumu, çökkünlük, kaygı ve endişe genellikle kadınlarda daha sık görüldüğünden, sonbahar depresyonu da kadınlardı daha çok etkilemektedir. Bu nedenle depresyona girmemek için enerjimizi artırmanız çok önemlidir. Bunu düzenli egzersiz yaparak, sağlıklı beslenerek, düzenli uyuyarak, yakın çevrenize ve dostlarınıza vakit ayırarak, işyerinde kısa molalar vererek, keyif alınan aktiviteleri planlayarak sağlayabilirsiniz.

Sağlığımızın korunması için çevre temizliği ve çevre sağlığının önemli yeri vardır.

Büyük kentlerde hava kirliliğinin artması,doğa faktörününün ortadan kalkması, ormanların yok edeilmesi, canlıların sağlıklı yaşaması başta gereken Oksijen(O2) azlığına yol açmıştırGünümüz de Oksijen azlığı hücre ve organ hasarını hızlandırmaktadır.

Gıda ürünlerinin kimyasallaşması, bağışıklık sistemini tahrip ederek bulaşıcı hastalıkların bulaşma riskini artırmaktadır.

Hijyen,doğru ve bilinçli beslenme ,spor ve sosyal faaliyetler bünyemizin güçlenmesinde esas rol oynuyor” dedi.

Geçirdiği felç rahatsızlığından sonra doktorlarımızın özverli tedavileri sonuçu 42 gün sonra yürümeye başlayan 29 yaşındaki Dilehan Eyi’nin haberi Ulusal basında yer aldı.

Beyin damarlarında meydana gelen tıkanıklık sonucu felç geçiren Dilehan Eyi, hastanemiz Nöroloji uzmanı Dr. Nasih Yılmaz ve Fizik Tedavi Uzmanı Tayfun Güngör’ün özverili çalışmaları ve kendisinin gayreti ile 42 günde yürümeye başlaması “Dilehan Mucizesi” başlıkla 23 Ağustos 2017 tarihli Sabah gazetesinin 7.sayfasında haber olarak yer verildi.

Hastanemiz Diş Hekimi Aynur Kalyoncu Protetik dişhekimliğinde diş estetiğinin önemi gün geçtikçe artığını belirtti.

Gelişen yeni teknolojiler ve malzemeler sayesinde estetik uygulamalar ön plana çıkmaktadır.Kron ve köprülerde uzun yıllardır kulanılan metal destekli porselenler yerini zirkonyum alt yapılı porselenlere bırakmaktadır.Peki zirkonyumun metal destekli porselenlere göre avantajları nelerdir?

-En önemli avantajı ışık geçirgenliği olması dolayısı ile çok daha estetik olmalarıdır. -Altından metal yansıması olmadığı için metal destekli porselenlerdeki yapay görüntü oluşmaz.

-Diş eti uyumu çok daha iyidir.Dişeti renklenmeleri zirkon alt yapılı porselenlerde gözlenmez.

-Doku dostu bir materyaldir.Allerjen değildir.Metal alerjisi olan hastalarda güvenle kullanılabilir.

-Isı yalıtım özellikleri çok iyi olduğu için kaplama altındaki dişlerde sıcak-soğuk hassasiyetine sebep olmazlar.

-Metaller gibi korozyona uğramazlar.Dolayısıyla metal destekli porselenlerde gözlenen metalik tat ve zamanla oluşan koku zirkonda oluşmaz. -Ön dişlerde estetik beklentiyi karşıladığı gibi yüksek çiğneme basıncına karşı dayanıklı olması sayesinde arka dişlerde de rahatlıkla tercih edilebilir. –

Zirkonyum alt yapılar hassas bir çalışma tekniği ile hastanın ağız ölçüsüne göre birebir üretilmektedirler.Bu sayede zirkonyum porselenle diş arasında bakterilerin sızabileceği bir aralık kalmadığı için kaplama altında çürük oluşumu olmaz.

Zirkon alt yapılı porselen kron ve köprülerin temizliğini doğal dişlerimiz gibi diş fırçası ve diş ipi ile yapabiliriz.Diş ipi kullanılamayan köprü altlarında ise superfloss kullanılmalıdır.

İstanbul ilinde Koroner Anjio olan 62 yaşındaki Mesut Küçükyayla By pass ameliyatı için hastanemizde görev yapan Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan’ı tercih etti.

İstanbul’da anjio olduktan sonra by pass olmasına karar verilen 62 yaşındaki Mesut Küçükyayla, by pass ameliyatı için başarılı Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ve ekibini tercih etti.

Sağlığı için çok araştırma yaptığını belirtten Küçükyayla” By pass olmama karar verildi.Ben de sağlığımı uzman ellere teslim etmek için yaptığım araştırma da Medikar hastanesini ve Doç.Dr. Caner Arslan ve ekbinin dallarında başarılı ve iyi olduklarını öğrendim. Karabük’ten bir kaç arkadaşım da tavsiye etti. Bende İstanbul’dan Karabük’e by pass olmaya geldim. İyi ki gelmişim ve hocamlarıma ameliyat olmuşum.Medikar hastanesi gerçekten 5 yıldızlı bir otel gibi konforlu ve büyük kentlerdeki hastaneleri aratmayan bir hastane.Doç.Dr. Caner Arslan,Op.Dr. Hasan Öner’e,ekiplerine, 5.kat ve tüm hastane personeline teşekkür ederim.İstanbul’da herkese tavsiye edeceğim” dedi.

Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ise” Mesut Küçükyayla bey İstanbul dan bize by pass olmaya geldi.Başarılı bir şekilde ameliyatı gerçekleştirdik.Mesut bey gayet iyi.By pass olmak için hastane ve ekibim adına teşekkür eder,sağlıklı bir yaşam dileriz. Ekibimle birlikte hastalarımızın sağlıklarına kavuşmaları için 24 saat görev başındayız

2016 © Copyright - Medikar Hastanesi

Karabük Nöbetçi Eczaneler     -     Acil        4447078

btnimage