Coppola-pre-op1_dermoid

Özel Medikar Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Gültekin Erdoğan omurilik tümörü hakkında bilgi verdi.

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Gültekin Erdoğan “Beyin ile organlar arasındaki bilgi alışverişini sağlayan omurilik de zaman zaman tümörlerle karşı karşıya kalabiliyor. İnsanları adeta “sırtından” vuran omurilik tümörlerinin erken davranıldığında   bir tehdit olmaktan çıkıyor.

Beyin ve organlar arasındaki elektriksel bağlantıyı sağlayan bir “sinir demeti” olarak adlandırılan omurilik, aynen beyinde olduğu gibi kalın bir zarla korunuyor. Omurların ortasındaki korunaklı kanal ile (omurilik kanalı) beyinden bele kadar uzanan omurilikte, elektriksel bağlantı karşılıklı olarak yürütülüyor. Beyinden gelen emirler iç organlara veya kol- bacaklara gönderildiği gibi, vücuttan gelen bilgiler de omurilik vasıtasıyla beyne taşınıyor. Bu kadar hayati bir fonksiyonu olan omurilikte meydana gelebilecek sorunlar, en hafif şekliyle bu bilgi ve emir alışverişini kısmi ya da tam olarak engelleyebilecek klinik tablolara yol açabiliyor.

Omurilik tümörlerinin çoğu iyi huylu

Bunlar tabii başka organlardan omuriliğe sıçrayan tümörler değil; direkt olarak sinir dokusundan, omurilik zarları ya da sinir kılıflarından kaynaklanan primer (kendi) tümörler. Sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık yüzde 10-15’ini oluşturuyorlar ve bir kısmı kalıtsal olabiliyor. Kalıtsal nedenler dışında diğer tüm tümörlerde olduğu gibi mutasyonel ajanlara maruz kalmak önemli risk faktörleri. Örneğin; sigara, radyasyon, katkılı gıdalar. Fakat omurilik tümörlerinin büyük bir kısmı iyi huylu ve mikrocerrahi olarak ameliyatla çıkarılabiliyor ya da küçültülebiliyor” şeklinde konuştu.

Hiçbir belirti hafife alınmamalı

Hastaların genellikle ağrı şikayetleri, yürüme güçlüğü, dengesizlik,kol ve bacaklar da kasılma, uyuşma ile  ellerini kullanma güçlüğü gibi hafif bulgulardan, kısmi ya da tam felç tablosuna kadar uzanabiliyor.  Bu bulgulardan bazıları, tedavi öncesinde hastanın sağ kalım süresini de etkileyebiliyor. Örneğin hastada güç kaybı olup olmaması, hastalığın ilerleme hızı, idrar kaçırma ve tümörün ameliyat sonrası patolojik inceleme ile konulan tanısı bu noktada en önemli faktörler olarak öne çıkıyor. Muayene bulgularından şüphe duyulursa ilk tercih olarak istenen görüntüleme yöntemi MR olur. Bazen omurga kemiklerini etkileyen tümörler için BT (bilgisayarlı tomografi) de kullanılabiliyor. Tabii teşhis konduktan sonra öngörülen tümör tipine bağlı olarak ek bazı testlere de ihtiyaç duyulabiliyor” dedi.images (2)

4

Özel Medikar Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Demirsoy  eğer kişiyi ideal vücut ağırlığına getirmek için yaklaşık %10 ve daha az ağırlık kaybı gerekiyorsa ideal vücut ağırlığına gelindiğinde kilo koruma programı uygulanabildiğini belirtti.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Demirsoy”Eğer kişiyi ideal vücut ağırlığına getirmek için yaklaşık %10’dan daha fazla ağırlık kaybı gerekiyorsa %10’luk ağırlık kaybı oluştuktan sonra kilo koruma programı uygulanabilir. Bu %10’luk ağırlık kayıpları bile obezitenin oluşturacağı sağlık sorunlarını önlemede yararlı olabilir. Eğer her obez için ideal kiloya inmek hedeflenirse kişi tedavi bitmeden zayıflama programını terk edebilir.
Genellikle düşük enerjili diyetler ile ilk 6 ayda %5 lik ağırlık kayıpları oluşur. Eğer diyet tedavisine davranış tedavisi ve fiziksel aktivite de eklenirse bu kayıplar %10’a kadar çıkar.
Kilo korumaya alınma zamanı ile ilgili bir başka görüş de, ideal ağırlığa inmek için %10’dan daha fazla ağırlık kaybı gereken kişilerin mümkün olduğunca maksimum ağırlık kaybı oluştuktan sonra kilo koruma programına alınmalarıdır. Obez kişiler kilo kaybı tedavisinde ne kadar uzun süre kalırlarsa o kadar uzun süre kilo kaybı için gerekli davranışlara bağlı kalırlar.
Yapılan bir çalışmada kilo kaybı tedavisinin 20. ve 40. haftası arasında, yani uzamış tedavi durumunda, kilo kayıplarının ortalama %35 daha fazla olduğu, 40. hafta sonunda diyetisyenlerle olan ilişki kesildiğinde geri kilo alımlarının olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, diyetisyenle iletişim halinde olan obez kişilerin uzun dönem tedavi sırasındaki yoğun katılımı sonunda fazla öğrenmenin oluştuğu, kaybedilen kiloların kendi kendine başarılı bir şekilde kontrolünün ve korunmasının sağlandığı görülmüştür.

Ağırlığı Koruyucu Diyetler Nasıl Olmalıdır?

1. Kilo kaybı için enerji kısıtlı diyetler başarılı olurken kilo korumada ise miktarı sınırlandırılmadan verilen düşük yağlı diyetler daha başarılı olmaktadır Yapılan çalışmada düşük enerjili diyetle ortalama 13.6 kg kaybeden kişiler rastgele iki gruba ayrılmıştır. Birinci grup düşük yağlı bir diyet alırken ikinci grup düşük enerjili karışık bir diyet almışlardır. Bir yıl sonunda,  her iki grupta da ağırlık kazanımı çok az olmuştur. Ancak, 2 yıl sonunda, düşük yağlı diyet alan grupta ağırlık kazanımı ortalama 5.4 kg olurken düşük enerjili karışık diyet alan grupta ise ağırlık kazanımı ortalama 11.3 kg olmuştur.
2. Kilo kaybını sağlarken mümkün olduğunca yüksek enerjili (en az bazal metabolizma düzeyinde) diyetlerle kişiler uzun zamanda zayıflatılmalıdır. Bu şekilde zayıflamayan kişiler daha sonraki yaşantılarında daha çok yiyerek ve daha uzun zaman kilolarını koruyabilirler. Çünkü, alınan enerjinin azlığı oranında bazal metabolizma hızı azalır.
Ağırlık kaybı sırasında oluşan bazal metabolizma hızındaki azalma için açıklanan 2 etken vardır. Bunlar, vücut kitle kaybından olduğu tahmin edilen enerji gereksinmesinde bir azalma ve yağ oksidasyonu için kapasitenin azalmasıdır.

 

dr-ali-nihat-tokgonul-gogus-hastaliklari-uzm-2

Özel Medikar Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybettiğini belirterek “ Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu rakamın, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacağı düşünülmektedir.”

Terör yılda 1.000 insanımızın, Trafik terörü yılda  4.000 insanımızın, Sigara terörü yılda 100.000 insanımızın hayatına mal olmaktadır. Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör ve iş kazalarından meydana gelen ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

SİGARANIN İÇİNDEKİ ZEHİRLİ MADDELER

Sigarada 4000 farklı zehir vardır. Bir nefes sigara dumanıyla içimize çektiğimiz zehirlerden birkaçı:

Polonyum-210 (kanserojen), Radon (radyasyon), Metanol (füze yakıtı), Toluen (tiner), Kadmiyum (akü metali), Bütan (tüp gaz), DDT (böcek öldürücü), Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehri), Arsenik (fare zehri), Amonyak (tuvalet temizleyici), Karbonmonoksit (egzoz gazı), Nikotin (bağımlılık yaratan madde) ve 3885 toksik madde

Sebep olduğu kanserler;

  1. Larinks (gırtlak) kanseri,
  2. Akciğer kanseri,
  3. Ağız boslugu kanseri,Dudak kanseri,
  4. Özafagus kanseri,
  5. Mide kanseri,
  6. Kolon-rektum kanseri,
  7. Pankreas kanseri,
  8. Meme kanseri,
  9. Mesane ve böbrek kanseri,
  10. Serviks kanseri,
  11. Over kanseri ve lösemiye de yol açabilmektedir.

PASİF İÇİCİLER

Pasif içiciler sigara içen kişinin yanında durarak 3700 çeşit kimyasal maddeden zarar görmektedir.

Ne yazık ki çocuklar için risk çok daha ciddidir. Çünkü akciğerleri tam gelişmemiştir. Yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp verirler. Bu nedenle daha fazla sigara dumanına maruz kalırlar. Pasif içici durumundaki çocuklarda boğaz enfeksiyonları, bronşit sıklıkla görülen hastalıklardandır.

Çocuklarda kanserin %15’ i babasının sigara alışkanlığından olmaktadır. Sigara içen babaların çocukları kanseri önleyici genden yoksun olarak doğuyor .Hamileliğinde sigara içen annelerin bebekleri %10-15 eksik kilolu ve yine aynı oranda zeka eksikliği ile doğuyor. Anne veya babası sigara içen çocukların akciğer enfeksiyonuna yakalanma riski yüksektir. Anne veya babası sigara içen çocuklar astım hastalığına daha fazla yakalanmakta, akciğer fonksiyonları bozulmaktadır.

Sigara içmediği halde, sigara içenlerle kapalı bir yerde 4 saat kalan bir insan 10 adet içmiş kadar zarar görür.

Sigara içenler çevreye yaydıkları sigara dumanı nedeniyle dünyada her yıl yaklaşık 3000 sigara içmeyen kişinin ölümüne neden olmaktadır.

GEBELİK VE EMZİRME DÖNEMİNDE SİGARA

Sigaranın gebelik dönemindeki olumsuz etkileri gebenin içtiği sigaradan kaynaklandığı gibi, aynı ortamı paylaşırken yanındaki kişilerin sigara dumanına maruz kalması sonucu da (pasif içicilik) kaynaklanabilmektedir. Bebek plasenta ve kordon aracılığıyla anneye bağlıdır ve annenin her hareketinden etkilenmektedir.

  1. Sigarada bulunan kimyasal maddeler anne sütü ile bebege geçmeye devam eder. Böylece sigara, anne sütünde bulunan vitamin C miktarını azaltmakta, süt üretimini azaltarak bebegin yeterli miktarda beslenmesini engellemekte.
  2. Sigaraya kullanan annelerde, sigaraya bağlı olarak iştahsızlık görülür. Anne yeterince beslenememesinden dolayı bebeğin de yeterince  beslenememesine neden olmakta, annelerin sütünün besleyici özelliği azaltmaktadır.
  3. Gebelikte sigara kullanma erken membran rüptürü riskini arttırmaktadır.
  4. Sigara içen gebelerde “immünolojik cevapta” azalma oldugu için gebelerde daha sık viral ve bakteriyel enfeksiyon görülüyor.
  5. Sigara içen gebelerde, bebeğe yeterli miktarda oksijen taşınamadıgından dolayı bebekler yeterince beslenememekte ve gelişememektedir.
  6. Genel olarak sigara kullanan annelerin bebekleri 200–250 gram daha düşük ağırlıkta ve 1 cm daha kısa doğmaktadır. Düşük doğum ağırlığı ve intrauterin gelisme geriliği de bu bebeklerde daha sık ortaya çıkmaktadır.

SİGARAYI BIRAKANLARDA VÜCUTTA GÖRÜLEN DEĞİŞİKLİKLER

20 DAKİKA SONRA : Tansiyon ve nabız normal düzeye iner.

8 SAAT SONRA : Kandaki oksijen düzeyi normale yaklaşır.

24 SAAT SONRA : Kalp enfarktüsü tehlikesi azalmaya başlar.

48 SAAT SONRA : Sinir uçları kendini yenilemeye başlar.

2 HAFTADAN 3 AYA KADAR : Dolaşım dengesi düzelir, yürümek daha kolaylaşır. Akciğer fonksiyonu %30 oranında iyileşir.

1 AYDAN 9 AYA KADAR : Öksürük krizleri, yorgunluk bitkinlik ve kısa kısa nefes almalar azalır. Akciğer bir ölçüde temizlenir ve enfeksiyon tehlikesi de çok azalır.

1 YIL SONRA : Koroner Kalp Hastalığı riski %30 azalır.

5 YIL SONRA : Akciğer Kanseri ve Kalp Enfarktüsü riski %30 azalır,nefes ve yemek borusu ile mesane kanseri riski %50 azalır.

10 YIL SONRA : Akciğer Kanseri %50-100 oranında azalır.

15 YIL SONRA : Koroner Kalp Hastalığı riski, hemen hemen sigara içmeyenler kadar olur.

HAYATINIZDAN ÇALMAYIN!

Ülkemizde tüm ölümlerin yüzde 23’ü tütüne bağlı hastalıklar sebebiyle oluyor. Vücudumuzdaki her organa zarar veren sigara, kadınların hayatından 23 yıl, erkeklerin hayatından ise 28 yıl çalıyor. Son yıllarda sigarayı bırakma eğilimi gitgide artıyor. İnsanlar, sigarayı bırakmaya çalışırken zorlandıkça da destek arayışına giriyor. Bu arayışı ticari olarak değerlendiren bazı kişiler ise sigaradan kurtuluş için yüzde 90’ın üzerinde başarı vaatleri veriyor. Bu amaçla kullanılan akupunkturdan türetilmiş yaklaşımların ve hipnozun henüz bilimsel olarak kanıtlanmış bir geçerliliği bulunmuyor. Bunların yerine etkinliği kanıtlanmış tıbbi tedavi yöntemlerinden yararlanılabilir. Bu yöntemler bant veya sakız kullanılan nikotin yerine koyma ve ağız yoluyla yutma tedavileridir. Bu yöntemler sigara kullanma isteğinin azaltılmasında ve yoksunluk belirtilerinin önlenmesinde başarı gösterir. Öte yandan bağımlılık ne kadar yüksek ise ilaç tedavisi ihtiyacı o kadar fazladır. Bu nedenle bir uzmandan yardım almak gereklidir.

5

Özel Medikar Hastanesi Beslenme ve Diyet uzmanı Fatma Bal fazla kiloların beslenme alışkanlıkların yanı sıra hareketsiz yaşam da bunun en büyük sorumlusu. Ancak uzmanlar geçtiğimiz günlerde şişmanlığa yol açan yeni faktörlerden söz ettiler. İşte şişmanlığın 8 gizli nedeni…

  1. UYKU PROBLEMLERİ

Yapılan araştırmalar, günde 12 saatten az uyuyan okul çağı çocuklarının, 12 saat ve daha çok uyuyanlara göre 3.5 kat daha fazla obezite riskine sahip olduklarını ortaya koyuyor. İşin en ilginci anne-babanın obez olması, hareketsizlik, uzun saatler TV seyretmek gibi faktörlerin hiçbir bu çocuklarda uyku kadar etkili olmuyor! Bilimadamları bunu uyku sırasında leptin hormonunun seviyesinin düşmesine bağlıyor. Çünkü leptin vücutta metabolizmanın hızlanmasına yardımcı oluyor ve açlık hissini önlüyor. Bu süreç yetişkinlerde de aynı şekilde işlediği için gece uykusuna özellikle dikkat etmeniz gerekiyor. Uyku öncesinde yapacağınız ılık bir duş ve içeceğiniz bir bardak sıcak süt sizi daha da rahatlatacak. Eğer kronik bir uyku probleminiz varsa mutlaka bir doktora danışmalısınız.

  1. GENETİK MİRAS

Gen araştırmaları şimdilerde şişmanlıkla ilgili araştırmaların en önemli ayağını oluşturuyor. Çünkü açlığın sorumlusunun bazı genler olduğu düşünülüyor. Tek yumurta ikizleriyle yapılan araştırmalar gösteriyor ki vücut ağırlığının yüzde 70’ine kadar olan kısmını genlerimize sadece yüzde 30’luk bir bölümünü ise çevre faktörlerine borçluyuz. Bilimadamları şişmanlığa yol açan gen sayısının 30-100 arasında olduğunu söylüyor. Hepsinin tek başına çok küçük bir etkileri var. Ancak bir araya geldiklerinde tartının ibresini fırlatıveriyorlar! Buna göre iştahı artıran genler, vücuda elma veya armut formunu veren genler, metabolizmayı yöneten genler belirlenmiş durumda. Yuvarlak genlere sahip olanların maalesef yediklerine çok dikkat etmesi gerekiyor. Her şeyden önce özellikle yaşamın belli dönemlerinde özellikle dikkat etmeniz gerekiyor. Örneğin hamilelik döneminde veya menopoza girerken… Doktorlar gelecekte bu gen durumunu dengeleyecek ilaçların çıkacağını söylüyor. Ama o zamana dek yapılacak şey beslenme alışkanlıklarına dikkat etmek.

  1. İLAÇLAR

Pek çok kadın bazı doğum kontrol ilaçlarının yarattığı kilo problemlerinden haberdar. Aslında sadece doğum kontrol ilaçları değil genel olarak pek çok ilaç fazla kiloya sebep olabiliyor. O yüzden hastasına ilaç yazan bir doktorun bu konuda hassas davranması gerekiyor. Örneğin bazı depresyon ilaçları 3-4 kiloya kadar artışa sebep olabiliyor. Tansiyon için kullanılan kimi ilaçlarsa ekstra 2 kilo anlamına gelebiliyor. Diyabet ilaçlarının 3-4, insülin şırıngalarının ise uzun vadede 10-15 kiloya kadar artışa sebep olduğu biliniyor.  Bu yüzden özellikle diyabet problemi olanların erkenden spor yapmaya başlamaları tedavi sırasında gelebilecek kilolara karşı koymaları açısından önemli. Eğer ilaç kullanımında kilo alma gibi bir endişeniz varsa bunu mutlaka doktorunuzla paylaşmalısınız. Belki de daha ince bir alternatifiniz olabilir!

  1. KLİMALAR

Üşüdüğümüzde veya terlediğimizde vücudumuz ısıyı ayarlamak zorunda kalır ve bunun içinde enerjiye ihtiyacı olur. Klimalar ise işte bu görevi üstlenirler! Hayvanlar üzerinde yapılan bir deneyde sıcakta veya soğukta kilo verdikleri gözlemlenmiş. Gün boyunca sabit olarak ısıtılan veya klimayla soğutan mekanlarda yaşıyoruz. Bu ısı ortalama 26 derece civarında. Ve tam da bu ısıda ekstra hiçbir şey yakmak mümkün değil! Bu yüzden vücudunuza rahat vermeyin ve onu zaman zaman ısı değişimlerine maruz bırakın. Mesela saunaya girin ardından buz gibi havuzda yüzün. Hatta bazı geceler pencereler açık olarak uyumaktan korkmayın. Bu sizin bağışıklık sisteminizi de harekete geçirecek emin olun.

  1. EVLENMEK

Sadece kişisel tecrübeler değil bilimsel araştırmalar da evliliğin yemek alışkanlıklarını hem kadın hem de erkek açısından bilinçsizce değiştirdiğini ortaya koyuyor. İngiltere Newcastle Üniversitesi bilimadamları, yaptıkları çalışmalarda evlendikten sonra erkeklerin daha sağlıklı beslendiklerini, kadınlarınsa yemelerine çok fazla dikkat etmeyip kilo aldıklarını ortaya çıkarmış. Uzmanlar bunun sebebini kadınların daha fazla et ve büyük porsiyonlarda yemek yemesine, evlilikle ilgili strese daha yatkın olmalarına ve genel olarak sağlıksız beslenmelerine bağlıyor.

Peki bu konuda ne yapılabilir? Bilim adamları esprili bir cevap veriyor ya bekar kalacaksınız ya da eski sabit beslenme alışkanlığınızı devam ettireceksiniz!

  1. NİKOTİN

Her geçen gün daha çok insanın sigaradan vazgeçmesi sağlık açısından çok güzel bir şey. Ancak bunun etkilerini sadece ciğerlerde ve deride değil maalesef tartıda da görüyorsunuz! Amerika’daki Michigan Üniversitesi bilimadamları sigarayı bıraktıktan sonra sanıldığından da çok kilo alındığına dikkat çekiyor. Diyelim sigara içerken 2-6 kilo fazlanız varsa sigarayı bıraktıktan sonra bu fazlalık rahatlıkla 7-8 kiloyu bulabiliyor. Çünkü nikotin iştahı kesiyor ve metabolizma çalışmasını hızlandırıyor. Ancak kilo bile alsanız yine de değer çünkü sağlığa nikotinden daha fazla zarar veren bir şey yok.

Uzmanlar sigarayı bırakanların özellikle ilk 6 ay çok dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Kilo alımını önlemek, kilo almaktan daha kolay! Önemli olan bunun bilincine içtiğiniz son sigarada varmak ve buna göre bir bilanço yapmak. Yani daha az yemek ve daha çok spor yapmak.

7.YAŞ

Araştırmalar, insanoğlunun 20 yaşının ortasına kadar her ay 300 gram aldığını gösteriyor. Yaşlandıkça da kas grubundan kaybediyoruz. Ancak bu kas grubu önemli çünkü tek başlarına bile kalori yakmak için onlara ihtiyacımız var. 25-30 yaşlarında kilo daha da çok artıyor. Bu 40 yaşına kadar böyle gidiyor. Menopoz döneminde östrojen azaldığı için ekstra kilolar alınıyor. Bu yüzden yaşlandıkça kas egzersizlerine önem vermelisiniz. Ayrıca protein tüketimini de artırmalısınız. Çünkü kas gücünü artırmak için proteine ihtiyacınız var.

8.STRES

Bütün bir gün etrafta koşuşturursak aslında kilo vermemiz gerek değil mi? Ancak Amerika’daki Chicago üniversitesi’nde yapılan bir araştırma bunun aksini gösteriyor! Özellikle kadınlar stres zamanlarında lüzumsuz bir şekilde kilo alıyorlar. Üstelik stres faktörleri ne kadar artarsa o kadar çok kilo alıyorlar! Çünkü stres sırasında kortizol denilen bir madde salgılıyoruz. Bu da yağ hücrelerini harekete geçiriyor ve enerjinin görevini yapmasını engelliyor! Bu stres yükü haftalar boyu sürerse o zaman vücut, yağ deposu rezervini artırıyor! Bu yüzden kendinize zaman zaman mutlaka özel vakit ayırın. Stresinizin üstesinden gelebilmek için birileriyle konuşmak ya da düşüncelerinizi yazıya dökmek de iyi gelebilir! Boston Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre gerilimden en kolay kurtulmanın yolu onun üzerine gitmelidir.

fizik tedavi tayfun güngör site

Özel Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tayfun Güngör  Serebral palsi tanısı konulmuş ve fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarına başlanmış hastanın eklemlerinde şekil, vücudunda duruş bozukluklarının başladığının ilk fark edildiği anlardan itibaren ortez kullanımına başlanılmasını gerektiğini belirterek” Serebral palsili hastalarda eklem sertliklerini önlemek, uzvu işlevsel konumda tutmak, yürümeyi kolaylaştırmak, ve vücut dengesini sağlamak açısından ortezlerden (cihaz) yararlanılır.

Büyüme çağındaki çocuklarda, ortalama her üç ayda bir ortez – uzuv uyumu kontrol edilmelidir. Çünkü, büyüme çağındaki çocuklarda ortez kısa sürede küçülüp uzuv ile uyumsuz hale gelebileceğinden ya da çocuğun fonksiyonel kapasitesi, yapılan tedavilerle gelişip yeni gereksinimleri ortaya çıkabileceğinden, bu yeni duruma göre ortez denetimi yapılır. Eğer ortez vücuda ya da ekleme uyumunu kaybetmişse yarardan çok zarar vermeye başlar. Bu nedenle gerek çocuklarda, gerek yetişkin hastalarda uygun ortez verildikten sonra kullanımının takip altında tutulması çok önemlidir. Ortez uygulandığı bölgeye tam oturmalıdır, aksi takdirde basınç yaraları oluşturabildiği gibi belli noktalardan basınç uygulayarak kontraktürü kontrol altına alma görevini yerine getiremez.

Çocuk ve aile ortez kullanımını birlikte öğrenmelidir. Aileye özellikle ortezi kullanmadığında ilerisi için gelişebilecek ve zorluk oluşturabilecek eklem şekil bozuklukları ve yürümeyi zorlaştırabilecek eklem sertlikleri hakkında bilgi verilmelidir. Cihaz kullanımı tamamen aileye bağlıdır. Aile durumu tamamen anlarsa ve gerekliliğine inandırılabilirse kullanılan cihazlarda daha verim alabiliriz. Örnek vermek gerekirse ayak bileği arka kaslarında ciddi kasılmaları olan hastalarda netice itibariyle sadece ayak parmak uçlarının temas ettiği ekin bozukluğu dediğimiz ayak problemi gelişmektedir. Aileye öğretilen iyi bir germe programı ve cihazlama ile bu durum azaltılabilmekte veya engellenebilmektedir.

Sonuç olarak; fizik tedavi uzmanları ve fizyoterapistler olarak bize düşen görev aileyi cihazlama ve ev egzersizleri açısından iyi bir şekilde bilgilendirmektir. Ailenin çocuklarının geleceği için cihazlama ve egzersiz tavsiyelerine uyması önemlidir.

sohret-hoca

Özel Medikar Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şöhret Gedirli sağlıklı yaşam için insülin direncinin kontrol alınması konusunda bilgi verdi.

İç hastalıkları Uzmanı Gedirli ”Pek çok insanın “Yemekten birkaç saat sonra elim ayağım titriyor”, “Şekerli gıdalar tükettiğimde rahatlıyorum”, “ Ne kadar az yersem yiyeyim, kilo veremiyorum” gibi ortak ifadelerle anlatmaya çalıştığı bu durumlar insülin direncinden kaynaklanabiliyor. İnsülin direncinin diyabet hastalığına giden yolu kısaltması ve hastalıklara davetiye çıkararak yaşam kalitesini düşürmesi nedeniyle vakit kaybedilmeden kontrol altına alınması gerekiyor.

Pankreastan salgılanan insülin, açlık hissi uyandıran; şeker ve yağın vücutta depolanmasını sağlayan hormondur. Glikozu kullanan ya da depolayan başlıca dokular karaciğer, kas ve yağ dokusudur, dolayısıyla insülinin hedefi de buralardaki hücrelerdir. İnsülin kanda normal sınırlar içinde olmasına rağmen; hedefi olan doku ve hücrelerde işini yapamıyorsa, kişide insülin direnci var demektir. İnsülin direnci olan kişilerde şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması ve depolanması zor olmaktadır. Bu durum daha çok insülin ihtiyacı doğurur ve pankreas normalinin 2-3 katı insülin salgılamak zorunda kalmaktadır. Aşırı salınan insülin görevi gereği acıkmaya, daha çok yemeye ve atıştırmaya neden olarak kilo artışına yol açar.

İnsülin direnci diyabete neden olabilir

Kanda dolaşan aşırı insülin; obezite, hipertansiyon ve damar sertleşmesi olarak bilinen ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlamaktadır. Ortaya çıkan kısır döngü, kısırlıktan tüylenmeye kadar çok geniş bir yelpazede bulgu veren polikistik over sendromu yaşanmasına da yol açabilmektedir. İnsülin direnci olan polikistik over sendromlu kadınlarda bozulmuş glikoz toleransı yani halk arasındaki adıyla gizli şeker % 35’e; tip 2 diyabet sıklığı ise % 10’a kadar artmaktadır.

Vücutta pek çok sistemi olumsuz etkiliyor

İnsülin direncinin teşhisi için açken yapılan kan şekeri ve insülin testi belirleyicidir. Gerekli durumlarda “Şeker yükleme testi” ile kan şekeri ile insülin değerlerinin değişimine bakarak değerlendirme yapılabilmektedir. İnsülin direnci teşhisinde kullanılan HOMA değeri; kan şekeri ve insülin değerlerinden hesaplanan matematiksel bir formülün sonucudur. Ayrıca kan yağları, karaciğer enzimleri gibi bazı veriler de teşhis için yardımcı olabilmektedir. Hiçbir belirti vermeden ilerleyebilen insülin direnci ilerleyen aşamalarda;

Ciltte lekeler, koyulaşma ve yumuşaklık, Nedeni açıklanamayan kilo artışı ve kilo vermede zorlanma, Adet düzensizliği ve aşırı tüylenme, Karaciğer yağlanması, Açlık atakları, çabuk acıkma, geç doyma,  Tatlı yeme isteği, Konsantrasyon eksikliği, Yüksek tansiyon, Bel çevresinin giderek genişlemesi gibi belirtiler verebilmektedir.

İnsülin direncinizi egzersiz ve doğru beslenme ile kırın

İnsülin direnci olan hastaların pek çoğu fazla kiloludur. Bu kişiler mutlaka uzman kontrolünde kilo vermelidir. Kilonun yüzde 10’unun verilmesi bile büyük avantaj sağlamaktadır. Bu aşamada ya da devamında kullanabilecek bazı ilaçlar da bulunmaktadır. En büyük glikoz alıcısı olan kaslardaki insülin direnci 20 çok zorlamadan yapılan 20 dakikalık egzersiz ile kırılmaktadır. Düzenli ve günlük egzersizin yanında; sebze, meyve, tam tahıllar, kuru baklagiller, düşük yağlı sütler ve süt ürünlerini kapsayacak şekilde dengeli beslenme de göz ardı edilmemelidir. Kısa süreli şok diyetler; sadece protein içeren diyetler ya da her hangi bir besin gurubunu kapsayan ancak diğer grupları kapsamayan tek kaynaklı rejimler sağlıklı değildir. Metabolizmayı uyarmak için ara öğünler ihmal edilmemelidir. Tatlandırıcılar, belirlenmiş günlük dozlarını aşmamak kaydıyla kullanılabilir.

Tam tahıllı ürünler ve sebzeleri tercih edin

İnsülin direnci olan hastaların; kan şekerini yükseltmeyen düşük glisemik indeksli, posa ve diğer besin öğeleri yönünden de zengin besinleri tercih etmesi gerekmektedir. Patates, havuç, mısır haricinde tüm sebzeler ile birlikte; Barbunya, nohut, kuru fasulye, mercimek gibi baklagiller, Kepek ihtiva eden esmer ekmekler, Elma ve portakal diyet menüsünde yer almalıdır.

Bunlardan uzak durun

Glisemik indeksi düşük besinler, bireylerin daha uzun süre tok kalmalarını sağlamaktadır. Oranın yüksek olduğu besinler ise kandaki insülin miktarını hızla yükselterek kan şekerinin düşmesine neden olmaktadır. Bu besinleri tüketen kişiler tok olmasına rağmen hızla acıkmaktadır.

Bu besinler ise; Sukroz yani çay şekeri, Reçel, marmelat, pekmez, bal, tatlılar, Kurabiye, kek, pasta, bisküvi, çikolata, gofret, Beyaz ekmek, mısır ve mısır ekmeği, mısır gevreği, Pirinç, şehriye, erişte, makarna, Muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, Kayısı hariç kuru meyveler, Hazır meyve suları ve asitli meşrubatlar.

Bir insan sağlıklıda olsa yılda en az bir check up yaptırması gerekmektedir.”

dr emin coşkun

Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen kanserken, dünyada en sık görülen ikinci kanser türü. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada yaklaşık 1,1 milyon kişi prostat kanseri tanısı alırken, Türkiye’de bu oran yaklaşık 12.500 yeni hastaya karşılık geliyor. Tüm kanser türlerinde olduğu gibi prostat kanserinde de erken teşhisin önemine değinen Özel Medikar Hastanesi Üroloji Uzmanı Op.Dr. Emin Coşkun“ Dünyada kanser tanısı alan hasta sayısı her yıl 12,7 milyonu bulurken 7,6 milyon kişi de kanser nedeniyle yaşamını kaybediyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre son 4 yılda dünya genelinde kanserin görülme sıklığı yüzde 11 artarak yıllık 14 milyon yeni vakaya ulaşıldı. Rakamlar kanserin her yıl 8,2 milyon hastanın ölümüne neden olduğunu gösterirken erken teşhis hastaların hayatının kurtulmasında büyük önem taşıyor.

İdrar yaparken ağrı veya yanma hissine dikkat

Bu hastalık erkeklerde görülen ve kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 9 nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Zamanla kanserli dokunun büyümesi ve prostat içerisinden geçen üretraya (idrar kanalı) bası oluşturması sonucu idrar yapma ile ilgili problemlere yol açabiliyor. Genel olarak bu geç dönemde ortaya çıkan şikayetler idrar sıklığında artış, idrar akımında zayıflama, idrar yapamama hali, kesik kesik idrar yapma, idrar yaparken ağrı/yanma hissi ve idrarda kan görülmesi şeklinde olabilir. Hastalığın prostat dışında kemiklere de yayılmış olması durumunda kemik ağrıları, özellikle de sırt bölgesinde, kalça, bacaklar ve kaburgalarda ortaya çıkabilir.

Daha erken yaşlarda da görülebilmekle birlikte ilerleyen yaş ile paralel olarak kanser riski de artıyor. Ayrıca kişinin babası veya erkek kardeşi gibi birinci dereceden akrabalarında prostat kanserinin varlığı o kişide kanser görülme riskini arttırıyor. Bunların yanı sıra bazı çalışmalar da yağdan zengin diyetin de prostat kanseri riskini arttırdığını gösteriyor. 10 yıldan fazla yaşam beklentisi olan her erkek 50 yaşından itibaren yılda bir kez prostat muayenesi ve serum PSA düzeyi kontrolü yaptırmalı

Erken tanıda yaşam süresi kansersiz hastalardan farksız

Cerrahi tedavi erken dönemde tanı konulan birçok hastada birincil seçenek. Radikal prostatektomi olarak adlandırılan cerrahi yöntemde prostat bezi meni keseleri ile birlikte bir bütün olarak çıkarılır. Bir diğer tedavi yöntemi olan radyoterapi de (Işın tedavisi) kanser prostat içinde sınırlı iken kullanılabilen bir tedavi yöntemidir. Ayrıca prostat kanserinin bölgesel yayılımı durumunda da kullanılabiliyor. Radyoterapi vücut dışından kanserli bölgenin hedeflenerek ışınlanması şeklinde olabileceği gibi, direkt kanserli bölge içerisine radyo aktif çekirdekçiklerin yerleştirilmesi veya bazı kişilerde her iki yöntemin birlikte kullanımı şeklinde uygulanabiliyor. Hem cerrahi hem de ışın tedavisi ile organa sınırlı prostat kanseri tedavisinde çok başarılı sonuçlar alınabiliyor. Doktorunuz sizin için en uygun tedavi seçeneğinin hangisi olduğu konusunda size detaylı bilgi verir. Hormonal tedavi de vücut içerisinde başka bölgelerin tutulmuş olduğu hastalarda kullanılıyor. Temelde ilaç kullanımı ve cerrahi olarak ilaçlarla oluşturulan etkinin sağlanması şeklinde uygulanabiliyor. İleri dönemde, hastalık hormonal tedaviye cevapsız hale geldiği durumlarda kemoterapi tedavi amacıyla kullanılıyor. Unutulmaması gereken önemli noktalardan biri uygun tedavi başladıktan sonra da doktor ile irtibat kesilmemeli. Takiplerde doktor muayene ve serum PSA kontrolü yaparak sonuçlar doğrultusunda genel olarak hastalığın seyri hakkında tedavide değişiklikler uygulayabilir. Korunma için yapılacak belirli bir şey yok. Yalnızca fazla yağlı beslenen kişilerde daha sık görülmesi nedeniyle yağsız bir diyetle beslenme korunma yöntemi olabilir” dedi.

kardiyolog erden

Özel Medikar Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Murat Erden kalp yetersizliğinin tek başına bir hastalık olmadığını beraberinde ise bir çok rahatsızlığı ortaya çıkarabileceği konusunda çeşitli bilgiler verdi.
Kardiyoloji Uzmanı Dr. Erden “Nefes darlığı, çarpıntı, depresyon gibi belirtilerle kendini gösterebilen kalp yetersizliği, tek başına bir hastalık olarak değil; kalp krizi, yüksek tansiyon, kalp kapağı ve kalp kası hastalıkları, diyabet, kronik böbrek yetersizliği ve akciğer hastalıkları gibi farklı rahatsızlıklar sonucu olarak ortaya çıkabiliyor. Yaşam kalitesi ve süresini kısaltan bu tablonun yakın takip ve düzenli tedavi ile vakit kaybedilmeden kontrol altına alınması gerekiyor
Fazla kilolara dikkat!
Yaşla birlikte kalp kasında güç azalması olabildiği için, kalp yetersizliği en sık 65 ve yaş ve üzeri kişilerde görülmektedir. Yine aşırı kilolu bireyler, Tip 2 diyabet hastaları ve daha önce kalp krizi geçirmiş olan kişiler de risk altındadır. Kalp yetersizliğinin başlıca belirtisi, nefes darlığıdır. Diğer belirtiler yorgunluk, çarpıntı, geceleri sık idrara çıkma, bacaklarda şişme, karın şişliği ve boyun toplardamarlarında belirginleşmedir. Şikayetlerin günlük yaşama yansıması, kalp yetersizliğinin ilerlemiş olduğunu gösterebilir. Merdiven çıkarken veya günlük işleri yaparken daha önce olmayan nefes darlığı ve yorgunluk hissi dikkate alınmalıdır. Şikayetlerin erken tanınması ve tedavi edilmesi önemlidir.
Kalp yetersizliğinin başlıca nedenleri
Kalbi besleyen koroner arterlerin tıkanması
Hipertansiyon
Kalp ritm problemleri
Doğumdan itibaren kalp kasının etkilenmesi
Kalp kapak hastalıkları
Diyabet yani şeker hastalığı
Öncelikle altta yatan neden belirlenip tedavi edilmeli
Özellikle ailesinde doğumsal kalp kası hastalıkları olanlar kalp yetersizliği açısından kontrol edilmelidir. Kalp yetersizliği tanısı; detaylı bir kalp muayenesi ve sonrasında kalp yetersizliği nedenlerine göre yapılacak elektrokardiyogram, akciğer filmi, ekokardiyografi ve laboratuvar testleri ile konmaktadır. Aritmi şüphesi varsa hastaya 24 saatlik ritim izleme araçları takılarak takip yapılabilir. Kalp yetersizliği tedavisinde en önemli amaç, altta yatan nedenin belirlenerek tedavi edilmesidir. Tedavi; yaşam tarzının değiştirilmesi, ilaç ve girişimsel tedavileri içerir. Kalp damarlarında problem varsa bu durumun düzeltilmesi, kan basıncı ve kan şekeri kontrolü önemlidir.

Risk faktörlerini azaltmak için 6 öneri
Hipertansiyon ve diyabet tedavinizi aksatmayın
Tuzu azaltın
Yeşil sebze – meyve tüketin
Et yerine balık yiyin
Sigara içmeyin
Özellikle açık havada düzenli yürüyüş yapın
Kişiye özel tedavi planlaması yapılıyor
İlaç tedavileri kardiyoloji uzmanı takibinde ve belirli aralıklarda kişiye özel olarak yapılmaktadır. Kalp yetersizliğinde ilaçlara rağmen şikayetler devam ederse, uygun hastalarda kalp pili tedavisi ve kalp destek cihazları takılabilir. Hastalarda tüm önlemlere rağmen hastalık ilerlerse kalp nakli planlanabilir. Kalp yetersizliği gelişmeden, nedenlerin belirlenmesi ve önlem alınması en etkin tedavi yöntemidir.

psikitri-uzm

Özel Medikar Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mustafa Tatlı,  psikolojik rahatsızlıkları olan hastalara tavsiyede bulunarak , tedaviye küsmek yerine tedaviyle ilgili olumsuzlukları hekimime danışma tavsiyesinde bulundu.

Psikiyatri uzmanı Dr. Tatlı”Psikiyatrik ilaç  tedavileri, beynimizde nörotransmitter adı verilen sinir hücreleri arası sinyal taşınmasında görev alan moleküller üzerinde etki yaparak hastalığa ait belirtilerin gerilemesine yol açar. Kabaca örnek verecek olursak psikotik bozukluk olarak adlandırılan kişinin gerçeği değerlendirilmesinin bozulduğu hastalıklarda gaipten sesler duyma,  başkalarının göremediği şeyleri görme ya da gerçekte olmayan fakat hastanın, aksi iddia edilemez şekilde inandığı düşüncelere sahip olması gibi belirtilerin oluşması dopamin hipotezi ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre, bir nörotransmitter olan dopaminin beynin belirli bölgelerinde normalden daha aktif olması psikotik belirtilerin gelişmesine sebep olan mekanizmalar arasında en önemli yeri tutmaktadır. Sonuç olarak da bu hastalıkların tedavisinde dopaminin artmış aktivitesini sınırlamaya yönelik ilaçlar kullanılmaktadır ki bu ilaçlara antipsikotikler denir. Antipsikotikler psikiyatri de kullanılan bir ilaç grubudur başka bir örnekse antidepresanlardır. Psikotik hastalıklar için dopamin hipotezi hastalığı açıklamada en önemli mekanizmalardan birini vurgularken nevrotik hastalıklar dediğimiz yani hastanın gerçeği değerlendirmesinin tam olarak bozulmadığı bozukluklarda en önde gelen hipotezlerden birisi serotonin ve nöradrenalin adı verilen nörotransmitterlerin aktivitelerindeki düzensizlikler üzerinedir. Tahmin edileceği gibi nevrotik bozuklukların ki bunlar depresyon, panik atak, sosyal kaygı bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk gibi hastalıklardır, tedavisine yönelik ilaçlar da  serotonin ve nöradrenalin aktivitelerindeki düzensizlikleri geri döndürmek üzerine geliştirilmiştir. Nevrotik bozukluklar tedavisinde kullanılan bu ilaçlar da antidepresan dediğimiz ilaç grubunda yer alır. Şimdiye kadar gördük ki kabaca psikiyatrik hastalıklar psikotik bozukluklar ve nevrotik bozukluklar olarak sınıflandırılır ve ilaç tedavileri de antidepresan ve antipsikotik ilaçlarla düzenlenir. Burada gözden kaçırılmaması gereken ve bu yazının esas yazılış amacını oluşturan mesele gerek antidepresanların gerekse antipsikotiklerin etki mekanizması yukarıda kabaca anlatıldığıyla sınırlı değildir. Beynimiz takdir edersiniz ki vücudumuzun en kompleks organlarından biridir belki de birincisidir. Bu organın işleyişini şu nörotansmitter şunu düzenler bu nörotransmitter bunu düzenler gibi indirgeyici bir yaklaşımla anlamamız mümkün değildir, çünkü yukarıda adı geçen nörotansmitterler başta olmak üzere başka onlarca nörotansmitter birbirleriyle beynin farklı bölgelerinde birbirinden tamamen farklı etkileşimler göstererek çalışırlar. Nörotransmitterlerin birbirleriyle onlarca farklı kombinasyonlarla etkileşim biçimine ek olarak kullandığımız antipsikotik ya da antidepresan ilaçlar da benzer bir etkileşim gösterirler. Şöyle ki aynı antidepresan grubu içerisinde yer alan paroksetin (paxil) ve fluoksetin (prozac) moleküllerini ele alalım evet bu ilaçların her ikisi de hem anksiyete (kaygı) bozukluklarının tedavisinde hem de depresif bozuklukların tedavisinde kullanılır fakat bu moleküller aynı grup içerisinde yer alsalar da birbirlerinden farklı etki mekanizmalarıyla tedavi edici özelliklerini uygularlar.

Başvurduğunuz hekim sizin psikotik ya da nevrotik bozukluğunuz olduğunu düşünüp antipsikotik ya da antidepresan ilaçlardan birisini kullanmanızı tavsiye etmiş olabilir. Siz de hekiminizin önerisiyle bu ilaçlardan birisini kullanmış ve katlanamayacağınız yan etkiler yaşıyor olabilirisiniz ya da ilacı bir kaç aydır kullanmanıza rağmen hiç bir faydasını görmediğinizi düşünüyor olabilirsiniz işte burada yaygın olarak yapılan hata şudur bana psikiyatrik ilaçlar yaramıyor diye düşünerek hekimle bağı koparmak bir anlamda tedaviye küsmek.. Bir psikiyatrik ilaç siz de arzu etmediğiniz bir etki gösterdiğinde ya da arzu ettiğiniz etkiyi göstermediğinde bu, kullandığınız ister antidepresan istese antipsikotik grubunda yer alsın aynı grupta yer alan bir diğer psikiyatrik ilacın sizde aynı olumsuz etkileri yaratacağı anlamına gelmez. Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi aynı grup içerisinde yer alan ve aynı hastalıkların tedavisinde kullanılan farklı ilaç molekülleri vücudunuzda birbirinden apayrı mekanizmalarla etki gösterebilmektedir. Bu yüzden a ilacı yan etki yaptıysa o grupta yer alan bütün ilaçların da sizde yan etki yapacağı anlamına gelmez ya da bu ilacı şikayetlerinizi geçirmediyse aynı grupta yer alan diğer bütün ilaçların da faydasız olacağı anlamına gelmez.

Peki ne yapmalıyız, tedaviye küsmek yerine tedaviyle ilgili olumsuzlukları hekimimize danışarak ilaçlarımızın yeniden düzenlenmesini beklemeliyiz.”

site kontrol

Özel Medikar Hastanesi sağlık da güvenilir bir hastane olmaya devam ediyor. Süper Lig takımlarından Kardemir Karabükspor renklerine bağladığı Rumen defans oyuncusu Paul Papp hastanemizde sağlık kontrolünden geçirdi.

İmza töreninden önce hastanemize gelen  Rumen futbolcu çeşitli servislerde kontrolü yapıldıktan sonra son olarak Kardiyoloji servisinde muayene olduktan sonra Efor testine girerek sağlık kontrolünü bitirdi.

Rumen futbolcu Papp Romanya, İtalya ve son olarak İsviçre liglerinde forma giydiğini, böyle güzel ve modern bir hastane de sağlık kontrolünden geçtiği için memnun olduğunu ve sağlık kontrolü sırasında kendisinden yakın ilgi ve alakayı eksik etmeyen Karabükspor çalışanlarına, hastane doktorları ile personellerine teşekkür ettiğini belirtti.

fizik tedavi tayfun güngör site

Özel Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tayfun Güngör çocuklukta en yaygın görülen beyin felci konusunda bilgi verdi.

Doğum öncesi, sırası ve bebeğin 6 yaşa kadar olan yaşamında, beyin/beyinciğin bir bölümünün hasar alması sonucu meydana geldiğini belirten Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tayfun Güngör” Beyin felci, çocuklukta en yaygın görülen, duruşu ve hareketleri etkileyen bir fiziksel engellilik durumudur. Vücut hareketlerini ve kas koordinasyonunu kalıcı şekilde etkiler, fakat zaman içinde kötüleşmez. Doğum öncesi, sırası ve bebeğin 6 yaşa kadar olan yaşamında, beyin/beyinciğin bir bölümünün hasar alması sonucu meydana gelir. Hareketi sağlayan alanların komşu alanlarında sorun oluşmuşsa, o sorunun bulunduğu alan ilgili işlevlerde de aksamalar olabilir. Görme problemleri, öğrenme sorunları, dikkat ve algılama problemleri, konuşma ve duygu bozuklukları, davranış farklılıkları, sosyal ilişkilerde sorunlar, iç organların çalışmaları ve bağışıklık sisteminin çalışmalarında aksamalar gibi sorunlar eşlik edebilir.

4.aydan küçük bir süt çocuğunda tanıyı koymak  her zaman kolay değildir ve nörolojik muayenede sonuç normal olabilir. Kesin tanıyı koymak 4 – 12 ay arasında kolaydır. Bebeklik döneminde sürekli ağlama, huzursuzluk, zayıf emme, başı tutamama, ısrarlı ve sürekli kusma, çevreden gelen uyarılara cevap vermeme, önceleri kollar ve bacaklarda gevşeklik ve sonraları kasılmalar, vücudun ve kol ve bacakların asimetrik duruşları gibi faktörler yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğuna işarettir. İlerleyen dönemlerde dönememe, sürünememe, oturamama, vücut ve uzuvlarda asimetrik duruşlar, görme – işitme – konuşma – davranış bozuklukları, salya kontrolü problemleri gibi durumlar varsa bu bulgular bebekte gelişim geriliğine işarettir ve hekim kontrolü gerektirir. Beyin hasarına ait bu bulgular doğuştan itibaren var olmasına rağmen serebral palsi tanısı bebek gerekli aşamaları yapamayınca ve hareket bozuklukları gösterince konur.

Serebral palsinin tamamen iyileştirilmesi mümkün değildir, fakat tedavi genellikle çocuğun becerilerini geliştirir. Yetersizlikleri doğru şekilde tedavi edildiği takdirde, pek çok çocuk normale yakın bir yetişkin yaşamı sürebilir.

Tedavi muhakkak konusunda uzman bir ekiple devam ettirilmelidir. Ekipte çocuk doktoru, çocuk nöroloğu, fizik tedavi uzmanı ,fizyoterapist, ortopedi uzmanı,  özel eğitim öğretmeni, konuşma terapisti, psikolog olmalıdır. Eğitim ve rehabilitasyonda amaç, çocuğun günlük yaşam kalitesini arttırmak ve sosyal hayata katılmasını sağlamaktır.

Genel olarak, tedavi ne kadar erken başlarsa çocukların gelişimsel yetersizliklerinin üstesinden gelme şansları ya da onları zorlayan görevlerin altından kalkmak için yeni yollar öğrenme şansları o kadar yüksek olur. Bu yüzden çocuğun erken gelişme döneminde aileye çok iş düşmektedir. Çocuklarıyla evlerinde olabildiğince vakit geçirmeliler, çocuk normale yakın gelişme sergilediği fizik tedavi uzmanı ve çocuk nöroloğunca söylenene kadar fizik tedavilerine devam etmelidirler. Çocuklar erken gelişme döneminde olabildiğince yoğun fizik tedavi almalıdırlar. Ailelerde kollar ve bacaklarda kasılmaları ve şekil bozukluğunu engelleyici, yürüme, oturma, emekleme, dönme gibi aktiviteleri geliştirici egzersizleri evde aralıksız olarak yapmalıdır. Yine fizik tedavi uzmanı tarafından verilen cihazlar olabildiğince evde de söylenen şekilde kullanılmalıdır. Kasılmaların ve şekil bozukluklarının tedavisi için ortopedi uzmanlarının da aralıklı kontrolü aksatılmamalıdır.”dedi.

dr kutsal

Kış aylarını yaşadığımız şu günlerde en çok rastlanan hastalık olan Grip rahatsızlığı ve tedavisi konusunda bilgi veren Özel Medikar Hastanesi  Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Kutsal Evren Löker  Hastalar hekim önerisi dışında ilaç kullanmamaları tavsiye etti.

Mevsimsel Grip; genellikle bahar ve kış aylarında görülen, bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır. Bu hastalık genellikle hafif seyirlidir, ancak nadiren hayati tehlike oluşturabilir.

Grip Belirtileri Nelerdir?

Belirtiler virüsle karşılaşıldıktan 1-3 gün içerisinde görülmeye başlar.

Ateş (koltuk altından ölçülen 38 °C ve üzeri), Kuru öksürük, Boğaz ağrısı,  Burun akıntısı ve tıkanıklığı, Baş ağrısı, Vücut ağrıları, Titreme, İshal, nadiren kusma.

Gripte; genellikle şikâyetler 7 gün sürer, ilk 2-3 gün belirtiler daha şiddetlidir, sonrasında düzelme başlar. Bazen iyileşme süresi 1- 2 haftaya kadar uzayabilir.

Grip Nasıl Bulaşır?

Hastaların, öksürme veya hapşırma ile etrafa saçtığı damlacıkların solunması veya bu damlacıkların bulaştığı yüzeylere temas edildikten sonra ellerin ağız, burun veya göze sürülmesi ile bulaşır.

Soğuk Algınlığının Belirtileri Nelerdir?

Soğuk algınlığı gripten çok daha hafif seyirli bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Pek çok virüs soğuk algınlığına neden olabilir. Aşağıdaki belirtilerden biri ya da birkaçı görülür.

Ateş çok hafif olabilir ya da hiç görülmez, Hafif boğaz ağrısı olabilir ya da hiç görülmez, Baş ağrısı çok hafif olabilir ya da hiç görülmez, Burun akıntısı görülebilir, Burun tıkanıklığı görülebilir, Öksürük görülebilir.  Vücut ağrısı görülmemektedir, İshal ve kusma görülmemektedir.

Gribin Tedavisi Var mıdır?

Grip hastalarına genellikle; ağrı kesici-ateş düşürücü, burun tıkanıklığını veya burun akıntısını azaltıcı ilaçlar gibi belirtileri azaltmaya yönelik, hastanın konforunu sağlayıcı tedaviler verilmektedir.  Antibiyotikler gribi tedavi etmezler.

Hamileler, kronik hastalığı bulunanlar ve belirtilerin ağır seyrettiği hastalar (nefes darlığı, göğüs ağrısı, bilinç bulanıklığı, yüksek ateş, öksürük) kesinlikle hekime başvurmalıdır.

Kimler Risk Grubundadır?

Gebeler, 65 yaş ve üzeri ve 2 yaş altı bireyler, Bakımevi / huzurevinde kalanlar, Kronik böbrek yetmezliği olanlar, Astım dâhil kronik akciğer hastalığı olanlar, Koroner arter hastalığı dâhil kalp-damar sistemi hastalığı olanlar, Bağışıklık sistemi baskılanmış olanlar, Kan hastalığı olanlar, Şeker hastalığı olanlar, Nörolojik hastalığı olanlar, Metabolik hastalığı olanlar, Kronik karaciğer hastalığı olanlar, Obezler, sağlık çalışanları,

 

Hasta Kişiler Ne yapmalıdır?

Hastalar hekim önerisi dışında ilaç kullanmamalıdırlar.

Risk grubundaki kişiler mutlaka hekime başvurmalıdır.

Hastalar mümkün olduğunca kalabalık ortamlara girmemeli, kalabalık ortamda bulunmaları gerekiyorsa maske takmalıdırlar.

Hapşırma ve öksürme sırasında kâğıt mendil kullanılmalıdır ve kullanıldıktan sonra etrafa temas ettirilmeden çöpe atılmalıdır. Eğer mendil yok ise kolun iç kısmı kullanılarak ağız ve burun örtülmelidir.

Hasta kişiler bol sıvı almalı, taze sebze ve meyve tüketmelidir.

Hastalıktan Nasıl Korunulur?

Aşılama, gripten korunma yollarından birisidir. Özellikle risk grubunda bulunanlar grip aşısı yaptırmalıdırlar.

Gripten korunmanın en önemli yolu kişisel hijyen kurallarına dikkat etmek ve ellerin bol su ve sabun ile yıkanmasıdır.

Hasta kişiler ile yakın temastan kaçınılmalıdır.

Ağız, burun ve gözlere kirli eller ile temas edilmemelidir.

Hastanın temas ettiği veya virüsün bulaşmış olabileceği sık kullanılan ve dokunulan yüeyler sık sık temizlenmelidir.

Grip Aşısını Her Yıl Yaptırmalı Mıyım?

Evet; çünkü her yıl mevsimsel gribe neden olan grip virüsü değişebilmektedir ve grip aşısının içeriği Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir yıl önce salgın yapan virüs tiplerinin belirlenmesi ile geliştirilmekte ve aşının içeriği de bu uygulamaya bağlı olarak her yıl değişmektedir. Bu nedenle aşı, yapıldığı grip sezonu için etkili olmaktadır.

Grip aşısı, 65 yaş üzerindeki kişilere ve risk gruplarına önerilmektedir, risk grubunda yer alan kişiler hekime başvurarak reçete ile eczaneden grip aşılarını alabilirler. Grip aşısı, vücutta 1-2 hafta içinde koruyuculuk sağlar.

teşekkür11

Altunlu ailesinin anneleri Kastamonu ilinden gelerek hastanemizde şifa buldu. Geçtiğimiz senelerde de babalarını hastanemizde tedavi ettirdiğini belirten oğlu Ali Altunlu  yakın ilgi ve alakalarını tedavi boyunca eksik etmeyen  Özel Medikar Hastanesi doktorlarına, hemşire ve personellerine teşekkür etti.

Ali Altunlu ayrıca yerel bir gazetede teşekkür ilanı yayınlattı.

Özel Medikar Hastanesi olarak bizlerde Satiye Altunlu’ya acil şifalar diler, bu teşekkür ilanı için Altunlu ailesine teşekkür ederiz.

siteiçin 1

Artık 4 Boyutlu Ultrason ile bebeğinizin yüzünü görebiliyorsunuz

Karabük ve bölge halkına yenilikleri sunmayı kendine ilke edinen Karabük Özel Medikar Hastanesi’nde 4 Boyutlu Ultrason çekilmeye başlanıldı.

“Bebeğinizin nasıl olduğunu merak ediyorsunuz değil mi ?” sloganı ile 4 Boyutlu (4D) Ultrason çekerek;

Bebeğinizin başı, yüzü, kolları, ayakları  ve iç organlarını tek tek inceleniyor, böylece anatomik taraması yapılıyor.

Bebeğinizin yüzünü 3 ve 4 boyutlu olarak görebiliyorsunuz.

4 Boyutlu (4 D) Ultrason tetkiki ile gebelik boyunca sürekli takibi yapılmak şartıyla doğum için muhtemel riskler hakkında karar verilebiliyor.site için

RAMAZAN HOCA

Özel Medikar Hastanesi Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Ramazan Öztürk grip salgının devam ettiğini dikkat edilmesi gerekenler konusunda çeşitli bilgiler verdi.

Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Ramazan Öztürk” Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibibelirtilerle başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

  • Gripte dikkat edilecek hususlar;
  1. Grip,bulaşıcı bir hastalık olduğu için grip olan bir kimse bu hastalığı başkalarına bulaştırmamak ve hastalığın daha hızlı geçmesi için evinde birkaç gün dinlenmelidir. Zorunlu olmadıkça toplu yerlerde bulunmamalı ve toplu taşıma araçlarına binmemelidir. Grip mikrobu en çok solunum soluyla geçebileceği gibi hasta kişinin salgılarıyla kirlenmiş olan eşyalarından da geçebilir. Hasta kişinin eşyalarını kullanmaktan kaçınmalıdır. Özellikle yaşlı kimseler, bebekler ve kronik hastalığı olanlar gripten en çabuk etkilenen kişilerdir.
  2. Bağışıklık Sisteminizi Kuvvetlendirin: Sebze ve meyveler, süt ve süt ürünleri, yumurta ve balık yeteri miktarda yenmelidir. Bol miktarda sıcak bitki çayları tüketin. Bunlara örnek vermek gerekirse; zencefil, ıhlamur, ada çayı, limon çayını sayabiliriz.
  3. Egzersiz: immun sistemi desteklemesi, vücut sıcaklığını arttırarak, mikropların çoğalmasını engellemesi ve terleme ile vücutta bulunan toksinlerin atılmasını sağlar.
  4. D vitamini: D vitamini vücudun bağışıklığı sistemi için gerekli olan bir vitamindir. Süt, peynir, yoğurt, balık ve mantar başlıca D vitamini taşıyan besinlerdir.
  5. C Vitamini: sağlam bir kollagen yapısı için gerekli vitamindir, böylece virusun daha derin dokulara geçişi zor olacaktır, grip olmadan önce sebze ve meyvelerden c vitamini ihtiyacını karşılamak daha mantılıdır.
  6. Stres: Stresi hayatımızdan çıkartamayız ama onu kontrol altına alırsak bağışıklık sistemimizi de korumuş oluruz. Stres bağışıklık sistemini zayıflatır.
  7. Sigara; immün sistemi zayıflatması, havayollarında bol balgam oluşturması, oluşan balgamın atılmasını sağlayan silyer aktiviteyi bozması nedeniyle mikroorganizmalar için iyi bir kültür ortamı hazırlar.
  8. Antibiyotik: gribe virüsler neden olduğu için antibiyotikler işe yaramamaktadır. Bazı salgın durumlarında doktor kontrolünde virusun vücuda yayılmasını engelleyen antiviral ajanlar kullanılabilmektedir
şerife bilgin

Özel Medikar Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Şerife Bilgin Yıldırım anne adaylarını ağrısız doğum hakkında bilgilendirdi.

Ağrısız ve sağlıklı doğumun her anne adayının hakkı olduğunu belirten Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Yıldırım “ Gebelik bir kadının hayatı boyunca yaşabileceği en güzel ve en özel tecrübedir.40 hafta olan gebelik süreci rahim içinde gebelik kesesinin görülmesiyle   müthiş bir heyecan ve mutlulukla başlar.Gebeliğin ilerlemesiyle bu heyecan ve mutluluk   artarken  anne adaylarında doğum kaygısı da başlar.Nasıl doğum yapacağım? Normal doğum mu olacak yoksa sezaryen mi?Ağrım çok olacak mı  gibi birçok soru anne adayının kafasında dolaşır durur.Çünkü anne adayı çevresindeki  insanlardan birçok doğum hikayesi dinlemiştir ve bu durum anne adayının  kafasının daha da karışmasına neden olmuştur.Anne adayının en çok korkutulduğu konu da doğum ağrısıdır.Esas olarak doğum ağrısına neden olan faktörler rahmin kasılması, doğum kanalında ilerleyen fetusün pelvik tabanda yaratttığı  gerilim, rahim ağzının açılması ve doğumun 1. ve 2. evrelerinde meydana gelen fizyolojik değişikliklerdir. Ancak doğum ağrısı sadece fizyolojik değişikliklere bağlı değildir.

Nörofizyolojik,biyokimyasal,psikojenik, etnokültürel,bilişsel,inançla ilgili,ruhsal ve çevresel faktörlerin de etkisinde olan bir durumdur.Doğum eylemi, gebenin ağrıları hissetmesiyle başlar.Bu ağrılar anne adayının bebeğini kucağına alana dek yorgun düşmesine, enerjisinin tükenmesine neden olur.Bu sebepledir ki ağrısız normal doğum anne adaylarının günümüzde en çok tercih ettikleri doğum şekli olmuştur.

Doğum ağrısı oldukça şiddetli bir ağrıdır.Eskiden beri doğum ağrılarının giderilmesinde bir çok yöntem kullanılmıştır. Bu yöntemler nonfarmakolojik ve farmakolojik yöntemlerdir.

Nonfarmakolojik yöntemler  hipnoz, akupunktur, aromaterapi, egzersizler, anestezik maddelerin koklatılması, ağrı kesici bazı ilaçların uygulanması, ağrıya neden olan bazı sinirlerin lokal anestezik ilaçlar ile uyuşturulması ve TENS uygulaması gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler doğum ağrısını azaltmakta etkili olmalarına rağmen genellikle yetersiz kalmaktadır. Doğum ağrılarını azaltmada en etkili yöntem epidural yöntemdir.Ağrısız normal doğum halk arasında prenses doğum olarak bilinmektedir.Bu tanımlamanın asıl kökeni , tarihte ilk olarak 1853 yılında  kloroform gazıyla ağrısız doğum yaptırılan kişinin ingiliz kraliçesi Victoria olmasıdır. 1960’lı yıllardan itibaren tüm dünyada yaygınlaşan epidural anestezi uygulaması diğer denenen tüm farklı analjezi yöntemlerine kıyasla “standart ve en az yan etkili” yöntem olarak doğumda kullanıma girmiştir.Günümüzde ağrısız  doğum dendiğinde akla epidural anestezi ile yaptırılan doğum gelir.Epidural anestezi uygulaması anestezi doktoru tarafından yapılır. Hasta kadın hastalıkları ve doğum uzmanı  ve anestezi doktoru tarafından doğum süresince takip edilir.Epidural anestezi uygulaması  anne adayının  beline yerleştirilen  bir kateter  yardımıyla verilen lokal anestezik madde ile yapılır.Rahim ağzı açıklığı 4-7 cm olduğunda ve rahim ağzı silinmesi %50-60 olduğunda yerleştirilen kateterden anestezik madde verilir.Anne adayı bundan sonra doğum ağrısı hissetmez ,sadece kasılmaları ve dokunmayı hisseder. Böylelikle doğuma aktif olarak katılmış olur.Ağrı hissetmediği için yorulmaz ve  doğumdan sonra bebeğini kucağına almak için gerekli enerjiyi  kaybetmemiş olur .Eğer epidural anestezi zamanında yapılırsa doğum eylemini hızlandırır ,  zamanından önce yapılırsa doğum eylemini durdurabilir.Bu nedenle  zamanlama oldukça önemlidir. Epidural anestezi kolay yapılabilir olması , anne ve bebek için oldukça güvenli olması sebebiyle günümüzde doğumda tercih edilen anestezi şekli olmuştur. Eğer normal doğum takibi yapılan bir hastanın sezaryen olması gerekirse epidural kateterden verilen ilaç dozu artırılarak sezaryen ameliyatı yapılabilir.Epidural anestezi doğum sonrasında  ağrıların giderilmesinde de etkilidir.İstenirse doğumdan hemen sonra ve ya 24 saat sonra çekilebilir.

Epidural anestezi ile normal doğuma hasta, kadın doğum uzmanı ve anestezi uzmanı birlikte karar vermelidir.Burada önemli olan nokta anne adayının bu işlemin yapılmasını istemesidir.İşlemden önce anne adayı anestezi uzmanı tarafından bilgilendirilir , muayene edilir. Bel bölgesinde işlem yapılacak alanda infeksiyon varsa,ciddi bel ameliyatı geçirilmişse,kanama ve pıhtılaşma bozukluğu varsa,tansiyonu aşırı düşükse,kafa içi basıncında artış (Beyin tümörü, kanaması vb) varsa,akli denge bozukluğu varsa ve kanı sulandırıcı ilaçlar kullanılıyor ise işlem yapılmaz. Çok sayıda avantajına rağmen bu yönteminde bazı dezavantajları vardır. Deneyimli anestezi uzmanları tarafından epidural kateter takıldığında yan etkiler çok azdır. Ayrıca bazı istenmeyen yan etkiler ile de karşılaşılabilir. Bunlar; hafif baş dönmesi, geçici tansiyon düşmesi, bulantı, kaşıntı, sersemlik, idrar yapamama daha sık görülür fakat kolaylıkla tedavi edilebilir.

OP.DR. MUSTAFA BAŞAR (3)

Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahi uzmanı Op. Dr. Mustafa Başar Mide Reflüsü(midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçimdeki bir sindirim sistemi hastalığı) rahatsızlığı ile ilgili tedavi sürecinde hayat tarzı değişikliği, diyet ve ilaç tedavisinin sonuç vermemesi durumunda cerrahi müdahale yönteminin uygulanması gerektiğini kaydederek, şu bilgileri verdi.

Op. Dr. Başar”Mide reflüsü ya da tıbbi ismi ile “Gastroözefageal Reflü” hastalığı midedeki besinlerin yemek borusuna kaçması ile bazı rahatsızlıkların yaşanmasından kaynaklanır. Toplumda sık görülen hastalıklardan reflü, kişilerin hayat kalitesinde önemli bozulmalara sebep olabilir. Ayrıca reflü, yemek borusu ile midenin birleşim yerinde görülen kanser gelişimine de neden olabilir.

REFLÜYÜ GÖĞÜS AĞRISI İLE KARIŞTIRMAYIN

Reflüsü olan kişilerin en önemli şikâyetleri yemeklerden sonra göğüs boşluğunda yanma, ağız içinde acı ya da ekşi tat hissi, mide üzerinde ağrı, geğirme ya da yenilen şeylerin ağıza gelmesidir. Bunlara ek olarak kronik öksürük, ses kısıklığı, yutma güçlüğü, gıdaların solunum sistemine kaçması, astım, bronşit, kronik farenjit ve sinüzit reflü ile ilişkili diğer şikâyetler arasında yer alır. Genellikle yemeklerden kısa bir sure sonra başlayan bu şikâyetler yenilen yemek miktarı fazlalaştıkça ya da öne eğilmekle daha da artar. Akşamları ağır bir yemek yiyen ya da yatmadan önce gıda alımına devam eden kişiler, yemek sonrası görülen bu şikâyetleri sabah uyandıklarında da hissedebilir.

Göğüs ağrısı ile göğüs boşluğunda yanma hissi bazen hastalar tarafından ayırt edilemediğinden, reflü hastalarının özellikle akşamları yemeklerden sonra göğüs ağrısı şikâyeti ile acile servislere başvurduğu görülür.

BELİRTİLER CİDDİYETİ ORTAYA KOYAR

Reflü belirtileri olan kişilerin öncelikle kendi hayat kalitesi açısından bir doktora başvurmaları gerekir. Reflü tanısı ve ilk basamak tedavisi için her hastada endoskopik görüntüleme yapılması gerekli değildir. Kilo kaybı, kanlı kusma ve yutma güçlüğü gibi sindirim sistemi kanseri ile ilgili uyarıcı herhangi bir belirti olmaması halinde doktor, diyet önerileri ve uygun ilaç kombinasyonları ile reflü tedavisine başlayacaktır.

SİGARAYI BIRAK, KORSEDEN VAZGEÇ, STRESTEN UZAK DUR…

Birçok reflü hastasının tedavi sürecinde; öncelikle hayat tarzında yapacağı değişiklikler, diyet ve tabii ki ilaç tedavisi olumlu sonuç verir.

Hayat tarzı değişiklikleri

Yatağın baş tarafının yükseltmesi

Fazla kilo durumu varsa, ideal kiloya düşülmesi

Tüketiliyorsa, sigaranın ve alkolün bırakılması

Yemeklerden sonra en az üç saat yatar pozisyona geçilmemesi

Karın korsesi ve sıkı kemer gibi karın içi basıncını artıran uygulamalardan kaçınılması

Mideye yan etkisi olan ilaçların alınmaması

Stres, gerginlik gibi durumlardan uzak durulması

Diyet önerileri

Yağlı yemekler, çay, kahve, çikolata, asitli ve gazlı içecekler ve naneden kaçınılması

Kişinin bünyesine dokunan gıdalardan uzak durulması

Öğün miktarlarının azaltılması

Hayat tarzı değişiklikleri ve diyet önerilerinin yanı sıra mide asidini azaltıcı ve yemek borusuna kaçışı engelleyici ilaç tedavisine doktor kontrolünde başlanmalıdır.

CERRAHİ TEDAVİ NASIL YAPILIR?

Hayat tarzı değişiklikleri, diyet önerileri ve düzenli ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri tamamen geçmeyen ya da hiç bir cevap alınamayan hastalarda gerekli tetkikler yapıldıktan sonra cerrahi tedavi sürecine doktor tarafından karar verilir.

Cerrahi tedavi öncesinde yemek borusu ve midede hareket bozukluğu olup olmadığı, eşlik eden mide fıtığının reflü şikâyetlerine sebep olup olmadığı, varsa mide fıtığının büyüklüğü muhakkak belirlenmelidir. Standart cerrahi tedavi yaklaşımı laparoskopik yöntem olarak bilinen, karın duvarında bir büyük kesi olmasızın karın duvarından karın içine uzanan el aletleri ile ameliyat yapılmasıdır. Mide fıtığı olsun ya da olmasın öncelikle yemek borusunun göğüs boşluğundan geçtiği alan daraltılarak mide fıtığı onarımı eklenir. Büyük ya da geniş mide fıtıklarında o bölgeye yama konarak onarım desteklenir. Daha sonra mide, kapakçığın olduğu yemek borusu ile midenin geçiş noktası üzerine 360 derece ila 270 derece sarılır. Böylelikle yemek borusuna doğru kaçış önlenmiş olur.

TEDAVİ EDİLMEYEN REFLÜ KANSERE YOL AÇABİLİR

Cerrahi tedavi uygulanmaması halinde, reflüsü olan hastaların hayat boyu ilaç kullanması gerekebilir. Reflü hastalığının ilerlemesi ya da uzun süreli tedavi edilmemesi halinde yemek borusunda darlık ve kısalık, yemek borusunda tedavi edilemeyen özefajit ve ülser gelişimi, Barrett özefagus olarak bilinen yemek borusu-mide birleşim yerinde kanser gelişimi söz konusu olabilir. Bu nedenle reflü ciddiye alınması ve tedavi edilmesi gereken önemli hastalıklardan biridir.

dis-tab

Özel Medikar Hastanesi Diş tabibi Metin Cingöz diş beyazlatılması konusunda verdiği bilgiye göre; Dişler yıllar içerisinde yiyecekler, içecekler ve sigara kullanımı gibi sebeplerle beyazlıklarını kaybedebilirler. Dişlerinin renginden memnun olmayan kişilere kozmetik bir çözüm olarak önerdiğimiz diş beyazlatma; çeşitli nedenlerle renk değiştirmiş veya kişiye özel diş rengini bir kaç ton açmak için dişlerin yüzeyindeki gözenekli mine yapısında oluşan renkli organik ve inorganik maddelerin diş beyazlatma jelleri ile çözünmesi işlemidir.

BEYAZLATMA NASIL YAPILIR

Bu lekelenmelerin giderilmesi için uygulanan beyazlatma yöntemi iki şekilde yapılmaktadır. Birincisi; klinikte uzman bir hekim tarafından beyazlatıcı uygulanacak olan bölgeye yerleştirilir ve lazer ışık belli bir süre tutulur. Yaklaşık 1 saat kadar sürer. Güvenilir bir yöntemdir. İşlem bittiğinde sonuç fark edilir.

İkinci yöntem ise; hekim hastanın ağzından ölçü alarak kalıp hazırlatır. Hasta kendisi için hazırlanmış olan bu özel kalıbın içerisine beyazlatıcı ilacı yerleştirerek uygulanacak dişlerin üzerine hekimin tavsiye ettiği sürede uygular. Kalıplar mutlaka her hastaya özel hazırlanmalıdır. Eczaneden alınan standart kalıplar genelde dişlere iyi uyum sağlamadığından dişeti rahatsızlıklarına sebep olabilmektedirler.

İki yöntem arasındaki en büyük fark ise, klinikte yapılan beyazlatmadan çok kısa sürede sonuç alınması ve çok daha konforlu olmasıdır.

BEYAZLATILAN DİŞLER NE KADAR SÜRE BEYAZ KALIR

Farklı diş beyazlatma (bleaching) metotlarıyla beyazlatılan dişler bir kaç yıl beyaz kalır. Fakat bu süre kişiden kişiye değişir. Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Yeme-içme alışkanlıkları, sigara ve fırçalama alışkanlığı dişlerin beyaz kalma süresini etkiler. Şu unutulmamalıdır ki, bleaching her zaman istediğiniz beyazlığı sağlamayabilir. Beyazlama oranı dişlerinizin beyazlatma işlemi uygulanmadan önceki tonuna bağlıdır ve kişiden kişiye değişir. Bu yüzden diş hekiminiz ile beklentilerinizi önceden konuşmalısınız.

DİŞ BEYAZLATMANIN ZARARI VAR MIDIR?

Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması diş hekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez. Sadece bir süre hassasiyet gösterme ihtimali vardır. Hamilelerde uygulanmaması tavsiye edilir. İşlem tamamen estetik kaygılardan olduğundan doğum sonrasına ertelenmelidir.”

sohret-hoca

Halk arasında yaşlanma ile ilgili en çok kullanılan “Yaş 35, yolun yarısı” kavramı, günümüzde değişmeye başladı. Özellikle son yıllarda sağlıklı beslenme, spor ve tıp alanındaki gelişmelerin insan ömrünün uzamasında etkili olduğuna değinerek, 40 yaşın insan hayatında daha önemli bir dönüm noktası haline geldiğini belirten Özel Medikar Hastanesi İç hastalıkları Uzmanı Dr. Şöhret Gedikli

“Hepimiz yaşlanmaktan korkarız. Yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları, uyku düzeni, egzersiz yapma sıklığı gibi faktörler ilerleyen yaşlarda yaşamınızı nasıl geçireceğinizi belirleyen unsurlar haline gelir.  Bu nedenle ileri yaşlara yatırım için şimdiden kolları sıvamak gerektiğini vurgulayarak, uzun ve sağlıklı bir yaşam hedefleyenlere şu önerilerde bulundu;

  1. Zihin egzersizi yapın! Dikkat, odaklanma ve beyin sağılığımızı korumak adına yoga ve meditasyon tarzında rehabilitasyon sağlayacak çalışmalarda bulunun.
  2. Hareket şart! 30 yaş sonrası daha hareketsiz bir yaşam nedeniyle kas kitlesinde yüzde 3-5 oranında azalma oluyor. Peki bu azalmayı engellemek için ne yapmalı? Cevap çok basit; “hareket edin”, “yürüyün” ve “koşun.” Ama masa başı işiniz dahi olsa lütfen sürekli oturmayın.
  3. Kemiklerinizi koruyun! Nasıl mı? En son ne zaman kemik yoğunluğunuza ya da D vitamini seviyenize baktırdınız? Özellikle kadınlarda menopoz sonrası osteoporoz artmakta. Bu nedenle kemiklerimizi korumak için yeşilliklerin bol olduğu diyetler seçin, egzersiz yapmayı unutmayın.
  4. Stresi en aza indirin! Sağlığımızın en büyük düşmanı maalesef “stres”. Stres, özellikle kalp ve beyin sağlığını tehdit eden en önemli faktör. Bu nedenle kendinize eğlenmek için belki de daha fazla zaman ayırmalıyız. Hobilerinizi ve ilgi alanlarınızı bulup üzerine gitmelisiniz. “Çok yoğun çalışıyorum, ne zaman vakit ayıracağım” demeyin, kendinizi şımartın! Karşılığının yüzde 100 olumlu olacağı kesin.
  5. Check-up yaptırmayı unutmayın! Erken tanı tüm hastalıkların tedavisinde çok önemlidir. Bu nedenle rutin sağlık kontrollerinizi yaptırmayı aksatmayın.
  6. Probiyotik ürünler tüketin! Probiyotik ürünler, sağlıklı yaşamda olmazsa olmazımızdır. Probiyotik ürün tüketmenize engel bir sağlık sorununuz yoksa doğal probiyotikler olan yoğurt ve kefir tüketimini artırın.
  7. Bunlardan uzak durun! Sağlıklı bir yaşam için tabi ki yüksek şeker içeren gıdaları ve şuruplu tatlıları beslenme alışkanlıklarınızdan çıkarın.
  8. Uykunuzu alın! Hangi yaşta olursanız olun, sağlıklı bir yaşam için vücudunuzun ihtiyacı olan uykuyu mutlaka alın. Yeterli uyku alınmazsa stres hormonu olan kortizol düzeyi artar, bu da yaşam kalitenize negatif etki yaratır.
  9. Hayata daha olumlu bakmaya çalışın! Artık negatif düşünmeyi bırakın ve olayların olumlu tarafından değerlendirin. Belki de biraz Pollyanna gibi olup bardağın dolu tarafını görmeye çalışın.
  10. Egzersiz, Hobilerin yanı sıra Beslenme kültürü çok önemlidir. Yeterince ürün bulunmasına rağmen, yiyeceklerimizi doğru seçmeliyiz. Raflarda olan bir çok gıdaya dikkat etmeliyiz. Öğün dışında sağlıklı olsak dahi ara öğünleri fırsat buldukça aksatmamak gerekiyor.
  11. Kültürümüzü artırmalıyız. Fırsat buldukça okumaya gerekirse klasikleri okumalıyız. Hangi yaşta olduğumuz önemli değil, gerekirse şiir ezberlemeli, müzik dinlemeliyiz.

Hayata olumlu bakmanın etkilerinden biridir “ dedi.

dr-yusuf-ilker11

Özel Medikar Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf İlker Çelik 4-6 aylık bebeklerde demir (kan) ilacının kullanma nedenleri hakkında bilgi verdi.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf İlker Çelik “Demir;  genel olarak vücudumuzda alyuvar dediğimiz kan hücrelerinin içinde oksijeni taşımaya yarar fakat vazifesi sadece bununla sınırlı değildir, vücudumuzun en küçücük yerlerinde fonksiyonların devamı için de gerekli bir elementtir.

Demir eksikliğinde  sadece kan seviyesi düşmekle kalmaz aynı zamanda bir çok sistem etkilenir. Demir eksikliğinde bütün hücresel fonksiyonlar etkilenir,  büyüme ve  motor gelişim duraklar, davranış ve bilişsel fonksiyonlar, fizik kapasite,  bağışıklık, dolaşım sistemi, sindirim sitemi etkilenir. Vücutta demir eksik olup kansızlığa yol açtığında küçük çocuklarda solukluk, çarpıntı, huzursuzluk, iştahsızlık toprak ya da başka yabancı maddeler yeme isteği, büyüme geriliği, enfeksiyonlara eğilim, oyun çocuklarından çabuk yorulma, korku, çekingenlik, zekâ düzeyinde gerileme, anneye aşırı düşkünlük, okul çocuklarında da; dikkatsizlik, konsantrasyon güçlüğü, okulda başarısızlık ve fizik kapasitede azalmaya neden olmaktadır.

Kansızlık ise genel olarak alyuvar veya alyuvar içinde hemoglobin dediğimiz maddenin eksikliğinden kaynaklanır. Demir eksik olduğunda kansızlığın bir çeşidi olan demir eksiliği kansızlığı meydana gelir.

Yenidoğanlarda alyuvarların ömrü kısa, üretimi yavaştır. Bu sebeple ilk 8-10 haftada alyuvar sayısı giderek azalmakta ve yenidoğanın fizyolojik kansızlığı ortaya çıkmaktadır. Bu olması gerekli bir süreçtir. Bununla beraber yenidoğanlar alyuvar üretmeyi öğrenirler. Vücut bu alyuvarları üretmek için demire gereksinin duyar, ihtiyaç olan bu demir gereksinimi, gebelik esnasında bebeğe geçen depolanmış demirden sağlanır. Bu demir depoları bebek 4-6 aya geçinceye kadar yeterli olur. Bundan sonra özellikle annenin demir eksikliği de söz konusu ise sütten geçen demir  miktarı da az olacağından vücutta demir eksikliği ve buna bağlı kansızlık ve tüm vücut sistemlerin etkilenmesi durumu olabilir. Bunun önüne geçmek için bebeklere 4-6 ay aralığında profiklasi dediğimiz düşük dozda demir desteği başlanır.

2016 © Copyright - Medikar Hastanesi

Karabük Nöbetçi Eczaneler     -     Acil        4447078

Şehidimiz var!

CCC-sehid

KAPAT
btnimage