Okul, çocuğun artık dış dünyaya açıldığı, toplumsal çevreyle iyice tanıştığı ve kendi sosyal becerilerini geliştirmeye olanak bulduğu ilk kurumdur. . Ev ortamının güven verici ve korunaklı atmosferinden çıkmak, daha önce hiç tanımadığı bir çok akranla tanışmak, uyması beklenen pek çok kural ve öğrenmesi gereken bir çok bilginin olduğu bu yeni sosyal çevre çocuk açısından farklı duygularla karşılanabilir. Bu durum pek çok güçlüğü de beraberinde getirebilir. Evde ‘ilgi merkezi’nde olan çocuklar, okul ortamına geçerken bir uyum süreci yaşarlar. Uyum süreci içerisinde bazı çocuklar okul ortamına kolay alışırken, bazı çocuklar kaygılanabilir..

Her çocuk okula yönelik tutumlarda farklılık gösterebilir. Bu kaygılı durum okula gitmek istememe, anne-babadan ayrılmak istememe, ağlama, bağırma vb şekilde ortaya çıkabilir. Anne-babanın bu süreçte telaşa kapılmaması çocuğun bu durumu daha kolay kabullenmesine yardımcı olur. Eğer çocuk, anne babasının kaygılı ve telaşlı olduğunu hissederse, kendi endişelerinde haklı olduğu sonucuna varabilir ve bu da çocuğun sıkıntısını artırır.

Okula başlamadan önce okul hakkında olumlu ama gerçekçi konuşmalar yapmak faydalı olabilir. Öğretmeninin onu çok seveceğini, yeni arkadaşları olacağını, yeni ve eğlenceli bilgiler öğrenebileceğini bu bilgileri öğrenirken ara sıra sınıf içinde oyunlar oynayıp keyifli zaman geçirebileceğini anlatmak faydalı olabilir.

Okula gitmek istemeyen çocuk, duyduğu stresle başa çıkmak için ağlamayı seçebilir. Bu onun duygusunu ifade ediŞ ve duygusuyla başa çıkma şeklidir. Çocuk ağladığında sevgi göstermek, sakin kalmak, yumuşak bir dil kullanmak önemlidir. Fakat kararlı ve net bir iletişim dilini tercih etmek gerektiği unutulmamalıdır.

Çocuğu sınıfta bıraktıktan sonra oyalanmadan, kısa bir vedayla yanından uzaklaşılmalıdır. Okul bitiminde gelip onu okuldan alacağımızı özellikle belirtmek ve tam söylediğimiz vakitte çocuğu almaya özen göstermek gerekir.

Okuldaki ilk gün hem aile hem de çocuk açıcından son derece heyecan verici bir deneyimdir. Anne-baba-öğretmen işbirliği ilk günlerde çok önemlidir. İlk gün öğretmeni tarafından sınıfında sevgiyle ve mutlulukla karşılanan çocuk için sonraki günler daha sorunsuz geçecektir.

Okul çağı ; 6-12 yaş grubundaki çocukları kapsar. Okul çağında yavaş, ancak sürekli olan büyüme ve gelişme ergenlik döneminde artar. En hızlı büyüme kızlarda 10-12, erkeklerde ise yaklaşık 11-14 yaşında başlar. Kızlarda vücut ağırlığı ve boy uzunluğunda artış menarştan (ilk adet kanaması) bir yıl öncedir.

Vücut ağırlığındaki artış yaklaşık 20 yaşına kadar devam eder. Boy uzunluğundaki artış ise kızlarda 17 yaştan sonra genellikle durur; fakat erkeklerde yavaş da olsa devam eder. Büyüme süreci önemli miktarda enerji ve yeni dokuların yapımı için daha fazla miktarda protein, mineral ve vitamin gerektirir. Enerji ve besin ögelerinin yeterli ve dengeli karşılanabilmesi için bu yaş grubu çocukların tüketmeleri gereken besinlerin iyi kaliteli ve yeterli miktarlarda olması önem taşır.

Yetersiz ve dengesiz beslenme dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocukların içinde bulundukları sağlıklı ortamın büyük ölçüde bozulmasına, buna bağlı çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına ve çocuk mortalite ve morbidite hızlarının önemli ölçüde etkilenmesine neden olmaktadır.

Çocuğun beslenmesinde amaç; normal, sağlıklı büyüme ve gelişme ile olumlu beslenme alışkanlarının kazandırılmasını sağlamaktır. Ancak çocuğun toplum yaşamına ilk kez bilinçli olarak girdiği okul çağı dönemde, genellikle okulda ve okul dışında tek başına kalan çocukta yanlış beslenme alışkanlıkları sıkça görülmektedir. Bu çağ çocuklarda görülen başlıca beslenme sorunları zayıflık veya şişmanlık, anemi (kansızlık), vitamin yetersizlikleri, iyot yetersizliği ve diş çürükleridir. Bunların yanında, bu çağ çocuklarında son yıllarda görülen şişmanlığın artışı ile metabolik sendrom riski de ilişkilendirilmektedir. Bu sorunlar sonucu, çocuk hastalıklara karşı dirençsiz olur, sık hastalanır, hastalığı ağır seyreder ve okula devamsızlık nedeniyle okul başarısı düşer.

Çocuklarda beslenme çocuğun yaşına, cinsiyetine, vücut ağırlığına, fiziksel aktivitesine göre düzenlenmelidir. Çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesinin en önemli göstergesi büyüme ve gelişmesidir. Büyümenin yeterliliği çocuklarda yaşına ve cinsiyetine göre olması gereken vücut ağırlığı ve boy uzunluğunun saptanması ile anlaşılır.

Besinlerden günlük alınan enerji, protein, vitamin ve minerallerin vücutta en elverişli olarak kullanılabilmesi için dört besin grubunda yer alan besinlerin öğünlere dengeli dağıtılması gerekir.

Okul çocuklarında yapılan araştırmalar çocukların büyük çoğunluğunun kahvaltı etmeden okula gittiklerini göstermektedir. Yeni bir günün başlangıcında, bütün gece aç kalan vücudun, çalışma gücüne kavuşması için sabah kahvaltısının önemi büyüktür. Uzun süren bir açlık sonucu kahvaltı edilmediğinde kişi kendini güçsüz hisseder, başı döner, yeterli enerji oluşmadığı için zihinsel faaliyetler özellikle dikkat, çalışma ve öğrenme yeteneği azalır. Okulda başarı düşer. Kahvaltı beyin fonksiyonları için gerekli enerjiyi sağlayarak öğrenmeyi olumlu yönde etkiler. Çok farklı besinlerin tüketimi enerji sağlamanın yanında, çocukların ihtiyaç duydukları protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineralleri de almalarını sağlar.

Besin çeşitliliğinin önemini farklı besin gruplarında inceleyecek olursak;

1. Süt, peynir ve yoğurt çocukların güçlü kemiklere, dişlere ve kaslara sahip olmak için gerekli olan protein, kalsiyum ve D vitaminini sağlar. Bu gruptan günde 2-3 porsiyon tüketilmelidir.

2. Et, tavuk, balık, yumurta, kuru fasulye güçlü kaslar ve sağlıklı kan için gerekli olan protein, demir, B vitaminleri ve bazı mineralleri sağlar. Bu besinlerden günde imkanlar dahilinde 2-3 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

3. Ekmek, tahıl ve makarna B vitamini, demir, mineral ve posa içerir. Bunlar ayrıca iyi bir kompleks karbonhidrat kaynağıdırlar ve çocukların aktiviteleri için gereken enerjiyi sağlarlar. Bu grup besinlerden günde 6-9 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

4. Sebzeler A vitamini, C vitamini, kompleks karbonhidratlar ve posa içerir. Ayrıca belirli miktarlarda B vitaminleri, potasyum, kalsiyum ve diğer mineralleri içerir. Günde 3-4 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

5. Meyveler; çocukların cildi, göz ve diş eti sağlığı için gereken A ve C vitamini, potasyum ve diğer mineralleri içerir. Meyveler ayrıca karbonhidrat ve posa da içerir. Çocuklar genellikle doğal şeker kaynağı olan meyveleri severler. Günde 2-3 porsiyon meyve yemeleri önerilmektedir.

Çocuklar için Beslenme Önerileri

  1. Birçok çocuk için en iyisi düzenli bir program ile beslenmesidir.
  2. Yemek zamanı iyi bir aile zamanı olmalıdır.
  3. Çocukların kendi besin seçimlerini yapmalarına izin verilmelidir
  4. Ara öğünler çocuğun sağlıklı beslenme planını seçmesine katkıda bulunurlar.
  5. Çocukların bir öğünde veya bir günde değil, birkaç gün içinde tükettiklerinin toplam miktarı önemlidir.
  6. Ana ve ara öğün zamanları çocuğunuzu sıkmayacak şekilde olduğunda beslenme alışkanlıkları da iyi yönde gelişir.

Okul Beslenme Saatleri

Tüm gün öğretim yapan okullarda öğle yemeği genellikle tabldot olarak öğrencilere okul yemekhanesinde verilmektedir. Bu öğünde çocuğa günlük ihtiyacının üçte birini karşılayacak şekilde sunulan yemekler düzenlenmelidir. Bazen de çocuk evden, öğle öğününde yiyeceklerini getirmektedir. Aç kalan çocuk ise okul çevresinden besleyici değeri düşük ve sağlıksız yiyecek ve içeceklerle karın doyurmakta, besinlerle geçen hastalık riski artmakta, beslenmenin maliyeti artmakta ve dengesiz beslenme ile sonuçlanmaktadır.

Yarım gün hizmet veren okullarda genellikle 7-9 yaş grubu çocuklara yönelik ara öğün olarak evden getirdikleri yiyeceklerle beslendikleri beslenme saati uygulaması yapılmaktadır. Bu saatlerde Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanmış ilköğretim Okulları için Beslenme Programına uyulması ve öğretmenler ve yönetim tarafından bu uygulamaların takip edilmesi önem taşımaktadır. Okullarda beslenme eğitimi ve rehberliğinin verilmesi, okul yönetiminin konuya önem vermesi, yemek verilen okullarda kaliteli yemek hizmeti sunumu ve sürekliliğinin sağlanmasında diyetisyenlerin görev alması, kantinlerde ilgili genelgeler çerçevesinde okul yönetiminin yeterli ve dengeli beslenmeye yönelik yiyecek ve içeceklerin satılmasını sağlaması ve denetlemesi önemlidir.

 

Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türüdür. Her 10 kadından birinde görülen meme kanseri ortalama her 100 bin kadının 20’sinde rastlanıyor. Meme kanseri kadınlara oranla erkeklerde çok nadir görülmektedir. Ancak hastalık geliştiğinde seyri kadınlarda görülen meme kanserine göre daha hızlı ve kötüdür. Her 100 meme kanserinin 1’i erkeklerde görülmektedir. Meme kanserinin nedeni tam olarak bilinmese de kalıtım, beslenme şekli, sosyo-ekonomik durum, regl durumu, doğumlar, doğum kontrol hapları gibi birçok faktörden bahsedilebilir.

Meme kanserinin görülme sıklığı yaş ilerledikçe artar. En çok 50-70 yaş aralığında görülen meme kanserinde risk ailede meme kanseri öyküsü bulunduğunda artmaktadır. Anne ya da kardeşte meme kanseri görüldüğünde hastalığın riski 3 kat artar. Bu nedenle aile hikâyesinde meme kanseri olan kişilerin kontrollerini özellikle 40 yaş ile birlikte sık sık yaptırmaları gerekmektedir. BRCA1 ve BRCA2 genlerinde bozulma yani mutasyon var olan kişilerin hem meme hem de yumurtalık kanserine yakalanma ihtimali riski yüksektir. Menopoz sürecinde 5 yıldan fazla hormon ilacı kullanmak da meme kanseri riskini artıran faktörlerden biridir.

Meme Kanseri Belirtileri Nelerdir?

Meme kanseri belirtilerini bilmek meme kanserini erken evrede yakalamak ve tedavinin başarıya ulaşması için çok önemlidir. Meme kanseri belirtileri arasında en belirgini memede ele gelen kitledir. Ele gelen kitle meme dışında koltuk altında da olabilir. Eğer kitle büyümüş ise meme ucunun içeri doğru çekilmesi de meme kanseri belirtilerindendir. Çok nadir görülse de meme ucundan kanlı ya da kansız akıntı da meme kanserini işaret edebilir. Meme kanserine neden olan tümör çok büyürse meme derisinde ödem oluşur ve şişme görülebilir. Aynı zamanda kızarıklık ve portakal görünümü de karşılaşılan meme kanseri belirtilerindendir. Eğer meme kanseri yayılmış ise yayıldığı bölge ile ilgili şikayetler de görülebilir.

Meme kanseri belirtilerini tanımak meme kanserinin ilerlemesine engel olabilmek adına çok önemlidir. Bu nedenle kişinin kendi meme yapısını tanıması ve risk faktörlerini bilmesi gerekir. Meme kanseri belirtilerini fark edebilmek için her kadın 20 yaşından sonra kendi meme muayenesini yapmaya başlamalıdır. Kendi kendine meme muayenesi adet bitiminden 5-7 gün sonra; adet görmeyen kadınlar ise ayda bir belirdikleri yapılmalıdır.

Meme kanseri belirtilerini şöyle sıralayabiliriz;

Meme üzerinde genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket

Memede; genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket ettirilebilen veya yerinden oynamayan, zamanla büyüyebilen yapıda ve karakterde ele gelen şişlikler.

Gözle görülebilir şekilde, meme boyutunda veya şeklinde değişiklik.

Meme cildinde kızarıklık, morluk, yara, damar genişlemesi, içeri doğru çöküntü, yaygın küçük şişlikler, portakal kabuğu görünüşü gibi noktasal çekintiler.

Meme başı ve çevresinde, renk ve şeklinde değişiklik, meme başında genişleme, düzleşme, içe çökme, yön değiştirme, kabuklanma, çatlaklar ve yaralar.

Meme başından kanlı veya kansız akıntı gelmesi.

Koltuk altında görülebilen, elle fark edilen ağrılı ya da ağrısız şişlikler.

Meme Kanseri Risk Faktörleri

Meme kanseri risk faktörlerinin en önemlileri değiştiremeyeceğimiz risk faktörleridir. Özellikle aile hikâyesinde meme kanserinin olması meme kanseri risk faktörlerinin başında gelmektedir. Birinci derce bir akrabada 50 yaşından önce görülen meme kanseri, kişinin meme kanserine yakalanma ihtimalini 3 kat artırmaktadır. Yine 2. derece akrabalarda görülen meme kanseri de önemli meme kanseri risk faktörlerindendir. Ayrıca ailede ne kadar fazla kişi meme kanserine yakalanmış ve ne kadar erken yaşta yakalanmışlar ise o kadar risk artar.

Meme kanserinde bir diğer önemli risk faktörü ise meme dokusunun yoğun olmasıdır. Meme dokusu içerisinde yağ oranı daha az olan kişilerde meme kanseri riski daha çok artıyor. Meme dokusunun yoğunluğunu ise mamaografk ve sonografik yöntemlerle ölçülebilir. Özellikle lenfoma hastalarında göğüs çevresine yakın uygulandığı için maruz kalınan radyoterapi de meme kanseri için sayılabilecek risk faktörleri arasındadır. Bu nedenle özellikle lenfoma hastaları olmak üzere radyoterapi tedavisi alan hastaların tedaviden sonra hayat boyu kontrollerini sıkça yaptırmaları önerilmektedir.

Kadınlarda meme kanseri oluşumunda risk faktörü sayılan erken adet görme de önemsenmelidir. Özellikle 11 yaşından önce adet görenler, geç menopoza girenler meme kanserine yakalanma konusunda daha riskli durumda kabul edilirler. Emzirmemek ya da ilk hamileliğini 30 yaşından sonra yaşamak, aşırı alkol tüketmek ve fazla kilolu olmak da meme kanseri risk faktörleri arasındadır. Ayrıca özellikle menopoza girdikten sonra, menopozun etkilerini azaltmak için kullanılan östrojen hormonu da meme kanseri riskini 1.5. kat artırmaktadır.

Meme kanserinde kadın olmak birinci derece risk faktörüdür. Ailede meme kanseri öyküsü bulunan kişinin meme kanserine yakalanma riski diğer insanlara göre daha fazladır. Yaş ilerledikçe meme kanseri görülme riski artar. Beyaz tenli kadınlar, esmer tenli kadınlara göre %20 daha fazla risk altındadır. Meme kanseri vakalarının %5-10’u genetiktir. Aileden geçen bozuk genler (mutasyon) sonucu oluşmaktadır. Genetik meme kanserinin en sık rastlanan nedeni, BRCA1 ve BRCA2 genlerinde genetik mutasyondur. BRCA mutasyonuna sahip aile üyeleri için risk, %80 oranındadır.

15 yaşından önce radyoterapi tedavisi görmek, 40 yaşından sonra meme kanseri olma riskini %35’e çıkarmaktadır. 55 yaş ve üstü kadınların 3’te 2’sinde, yayılma gösteren meme kanseri bulunmaktadır.

Yaşlanma veya yaşam şekli gibi faktörler, meme kanseri riskini zaman içinde değiştirebilir. Uzun süreli fazla sigara tüketiminin meme kanseri riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Fiziksel aktivite ve düzenli spordan uzak, hareketsiz bir yaşam meme kanseri oluşum riskini artırmaktadır. NŞişmanlık, doğurganlık çağındaki kadınlarda meme kanseri riskini 2 katına çıkarır. Ailesinde meme kanseri olanlarda doğum kontrol hapı kullanımı, kanser riskini 3 kat artırmaktadır.

Risk faktörüne sahip olmanız, o hastalığa yakalanacağınız anlamına gelmez.

Meme Kanserine Yakalanma Riskini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

Egzersiz şeklinde yapılan fiziksel aktivitenin, meme kanseri riskini azalttığına ilişkin kanıtlar artmaktadır. Haftada en az 1,25 – 2,5 saatlik hızlı yürüyüşler, kadındaki meme kanseri riskini %18 oranında azaltmaktadır. Eğer bu yürüyüş, haftada 10 saat olursa, risk oranı biraz daha azaltmaktadır.

Bazı araştırmalar, uzun süreli emzirmenin meme kanserini az da olsa azalttığını öne sürmüştür. Araştırmalar, doğum kontrol hapı kullanan kadınların, kullanmayan kadınlara nazaran az da olsa meme kanseri riski taşıdığını göstermektedir. Hapların kullanımına son verildiğinde, risk oranı normale dönmektedir. Çok fazla hamilelik geçiren ve genç yaşta hamile kalan kadınlarda, meme kanseri olma riski azalır. Bunun nedeni ise, hamilelik döneminde duran adet döngüsüdür.

Özel Medikar Hastanesi bünyesindeki uzman ve deneyimli doktorlar ve son teknolojiye sahip cihazları ile Batı Karadeniz bölgesinde değil, tüm Türkiye’de ismini duyurmaya başladı.

Ayten Ertürk isimli hasta Doç.Dr. Caner Arslan’ın daha önceden ameliyat ettiği hastanın tavsiyesi üzerine Malatya’dan muayene olmak için hastanemize geldi.

2009 yılından itibaren Derin ven Trombozu tanısıyla tedavi gören hastamızın aynı gün tetkikleri yapıldı ve tedavisi planlanarak memleketi Malatya’ya gönderildi.

Hastanemiz Diş Hekimi Metin Cingöz diş çürüğünün insan sağlığına zararları hakkında bilgi verdi.

Diş çürüğü insanların en çok şikayet ettiği konulardan biridir. Diş çürüğü dişlerin hastalığıdır ve ağızdaki bakteri kaynaklarıdır.

Diş çürüğünün sadece ağza değil insan sağlığına da ciddi zararları vardır. Ağızdaki çürük bölgedeki bakteriler buradan vücuda yayılabilir ve neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkiler. Dişlerde çürük olması, ağızda sürekli zararlı bakteri varlığı demektir. Çürükler neticesinde dişler enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Mide rahatsızlıklarına ve faranjit gibi üst solunum hastalıklarında da çok etkili olur.

Çürüklerin yol açacağı diş kaybı sonucunda da besinlerin tam çiğnenmemesi ile birlikte mideye daha fazla yük binecektir. Gıdaların çiğnenmeden yutulması mideyi yorar ve bunun sonucunda obezite oluşumuna varan sebepleri olur.

Şeker hastalarına ciddi zararlar verebilir. Kan şekerinin düzeyinde bozulmalar meydana getirebilir. Çünkü karbonhidratların sindirimi ağızda başlar. Ağızda sindirime yardımcı olan dişlerin olmaması demek, karbondihrat sindiriminde aksamalar olması demektir.

Yapılan araştırmalarda diş çürükleri, diş taşları ve kronik enfeksiyon odağı olan ağızda kalmış köklerin kalp ve damar hastalıkları ile,erken doğumlarla ve böbrek hastalıkları ile ilişkisi olduğu bulunmuştur. Yine dişlerini yılda bir ya da birden fazla temizleten hastalarda kalp krizi riskinin yüzde 24, felç riskinin yüzde 13 azaldığı belirtiliyor.

Ağız sağlığı açısından beslenmemize ve hijyen alışkanlıklarımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Özellikle şekerli gıdalardan uzak durmalıyız. Ağız sağlığımızla beraber genel sağlığımızın da korunması için mutlaka ağzımızdaki çürükleri tedavi ettirmeliyiz.Dişlerimizi günde 2 kez düzenli fırçalamalıyız ve 6 ayda bir diş hekimine kontrole gitmeliyiz.

Hastanemiz İç Hastalıklar uzmanı Dr. Şöhret Gedirli havaların soğuması, okulların açılması ve toplu taşıma araçları gibi kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması gibi nedenler mikrobik enfeksiyonların,  özellikle nezle grip gibi viral hastalıkların bulaşma ve görülme sıklığını giderek artırdığını belirtti.

İç Hastalıklar uzmanı Dr. Şöhret Gedirli “İnsan vücudunun ısı değişimlerine ve yeni koşullara uyum sağlaması için 2-4 hafta gibi bir süreye ihtiyacı vardır. Bu da sadece yumuşak mevsim geçişleriyle mümkündür. Ancak günümüzde küresel ısınma nedeniyle bu durum gerçekleşememektedir. Havaların aniden ısınıp soğuması ile ortaya çıkan kısa süreli ısı değişimleri, vücudun adaptasyonunu da zorlaştırmaktadır. Bu durum, vücudun strese girip savunma sisteminin zayıflamasına neden olmaktadır. Hem kolay bulaşması hem de vücudun hassaslaşması özellikle sonbahar- kış döneminde görülen gribal salgınlara yakalamayı da kolaylaştırmaktadır. Bu durum kronik rahatsızlıkları olan hastalarda daha sık görülmektedir.

Sonbaharda hastalanmamak için yaşam düzeninizi değiştirin

  • Özellikle el temizliğine özen gösterin. Ellerinizi kurallara uygun bir şekilde yıkayın,   burnumuza ve gözümüze temas ettirmemeye özen gösterin.
  • Kapalı mekanlardan, havalandırması iyi olmayan yerlerden mümkün olduğunca uzak durun.
  • Mevsime uygun giyinmeye özen gösterin. Ne çok ince ne de çok kalın kıyafetler tercih edin.
  • Ortam ısısını normal zamanda 25, uyku sırasında 22 derece tutmaya özen gösterin.
  • Artan grip salgınlarında; hastalarla yakın temastan kaçının, aynı ortamda kalmamaya dikkat edin.
  • Her yıl düzenli olarak Ekim- Kasım aylarında grip aşısı yaptırın. Şeker, böbrek, akciğer hastaları gibi bağışıklığı zayıflamış kişiler doktor kontrolünde Zatürre (Prömeni ) aşısı da yapılmalıdır.
  • Özellikle ofislerde ve okullarda; kalem, kitap, bilgisayar, bardak gibi özel eşyaları ortak kullanmamaya dikkat edin.
  • Mendilleri tek kullanımlık olarak tüketin ve tekrar tekrar kullanmayın.
  • Beslenme ve uyku düzenine özen gösterin. Doğru ve dengeli beslenin. Özellikle C vitamininden zengin meyve ve sebzeleri tüketmeye özen gösterin. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmak kaydıyla sıvı tüketiminizi artırın.

Sonbahar depresyonuna girmemek için enerjinizi artırın

Güneş ışınlarının daha az olduğu kış ayları, depresif duyguların artmasına neden olur. Özellikle İskandinav ülkeleri gibi kış aylarının çok uzun geçtiği bölgelerde depresyon ve intihar oranları yüksektir. Yaz mevsimi insanların rutin işlerinin azaldığı, doğanın tazelendiği, tatillerin yapıldığı bir mevsimdir. Bu sırada gündüzler uzamış ve rutinden kurtulan insanların iş sonrası kendilerine ayırabildikleri zaman da artmıştır. Yazın yaşanan tüm bu canlanmaya karşın sonbahar ve kış döneminde tersine bir dönem yaşanır. Gündüzler kısalmaya, havalar değişmeye, güneş yüzünü daha az göstermeye, doğadaki yeşil yerini sarıya bırakmaya başlar. “Hazan” olarak da bilenen bu mevsim, eğilimi olan kişilerde depresyonun ortaya çıkmasına neden olabilir. Depresif duygu durumu, çökkünlük, kaygı ve endişe genellikle kadınlarda daha sık görüldüğünden, sonbahar depresyonu da kadınlardı daha çok etkilemektedir. Bu nedenle depresyona girmemek için enerjimizi artırmanız çok önemlidir. Bunu düzenli egzersiz yaparak, sağlıklı beslenerek, düzenli uyuyarak, yakın çevrenize ve dostlarınıza vakit ayırarak, işyerinde kısa molalar vererek, keyif alınan aktiviteleri planlayarak sağlayabilirsiniz.

Sağlığımızın korunması için çevre temizliği ve çevre sağlığının önemli yeri vardır.

Büyük kentlerde hava kirliliğinin artması,doğa faktörününün ortadan kalkması, ormanların yok edeilmesi, canlıların sağlıklı yaşaması başta gereken Oksijen(O2) azlığına yol açmıştırGünümüz de Oksijen azlığı hücre ve organ hasarını hızlandırmaktadır.

Gıda ürünlerinin kimyasallaşması, bağışıklık sistemini tahrip ederek bulaşıcı hastalıkların bulaşma riskini artırmaktadır.

Hijyen,doğru ve bilinçli beslenme ,spor ve sosyal faaliyetler bünyemizin güçlenmesinde esas rol oynuyor” dedi.

Geçirdiği felç rahatsızlığından sonra doktorlarımızın özverli tedavileri sonuçu 42 gün sonra yürümeye başlayan 29 yaşındaki Dilehan Eyi’nin haberi Ulusal basında yer aldı.

Beyin damarlarında meydana gelen tıkanıklık sonucu felç geçiren Dilehan Eyi, hastanemiz Nöroloji uzmanı Dr. Nasih Yılmaz ve Fizik Tedavi Uzmanı Tayfun Güngör’ün özverili çalışmaları ve kendisinin gayreti ile 42 günde yürümeye başlaması “Dilehan Mucizesi” başlıkla 23 Ağustos 2017 tarihli Sabah gazetesinin 7.sayfasında haber olarak yer verildi.

Hastanemiz Diş Hekimi Aynur Kalyoncu Protetik dişhekimliğinde diş estetiğinin önemi gün geçtikçe artığını belirtti.

Gelişen yeni teknolojiler ve malzemeler sayesinde estetik uygulamalar ön plana çıkmaktadır.Kron ve köprülerde uzun yıllardır kulanılan metal destekli porselenler yerini zirkonyum alt yapılı porselenlere bırakmaktadır.Peki zirkonyumun metal destekli porselenlere göre avantajları nelerdir?

-En önemli avantajı ışık geçirgenliği olması dolayısı ile çok daha estetik olmalarıdır. -Altından metal yansıması olmadığı için metal destekli porselenlerdeki yapay görüntü oluşmaz.

-Diş eti uyumu çok daha iyidir.Dişeti renklenmeleri zirkon alt yapılı porselenlerde gözlenmez.

-Doku dostu bir materyaldir.Allerjen değildir.Metal alerjisi olan hastalarda güvenle kullanılabilir.

-Isı yalıtım özellikleri çok iyi olduğu için kaplama altındaki dişlerde sıcak-soğuk hassasiyetine sebep olmazlar.

-Metaller gibi korozyona uğramazlar.Dolayısıyla metal destekli porselenlerde gözlenen metalik tat ve zamanla oluşan koku zirkonda oluşmaz. -Ön dişlerde estetik beklentiyi karşıladığı gibi yüksek çiğneme basıncına karşı dayanıklı olması sayesinde arka dişlerde de rahatlıkla tercih edilebilir. –

Zirkonyum alt yapılar hassas bir çalışma tekniği ile hastanın ağız ölçüsüne göre birebir üretilmektedirler.Bu sayede zirkonyum porselenle diş arasında bakterilerin sızabileceği bir aralık kalmadığı için kaplama altında çürük oluşumu olmaz.

Zirkon alt yapılı porselen kron ve köprülerin temizliğini doğal dişlerimiz gibi diş fırçası ve diş ipi ile yapabiliriz.Diş ipi kullanılamayan köprü altlarında ise superfloss kullanılmalıdır.

İstanbul ilinde Koroner Anjio olan 62 yaşındaki Mesut Küçükyayla By pass ameliyatı için hastanemizde görev yapan Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan’ı tercih etti.

İstanbul’da anjio olduktan sonra by pass olmasına karar verilen 62 yaşındaki Mesut Küçükyayla, by pass ameliyatı için başarılı Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ve ekibini tercih etti.

Sağlığı için çok araştırma yaptığını belirtten Küçükyayla” By pass olmama karar verildi.Ben de sağlığımı uzman ellere teslim etmek için yaptığım araştırma da Medikar hastanesini ve Doç.Dr. Caner Arslan ve ekbinin dallarında başarılı ve iyi olduklarını öğrendim. Karabük’ten bir kaç arkadaşım da tavsiye etti. Bende İstanbul’dan Karabük’e by pass olmaya geldim. İyi ki gelmişim ve hocamlarıma ameliyat olmuşum.Medikar hastanesi gerçekten 5 yıldızlı bir otel gibi konforlu ve büyük kentlerdeki hastaneleri aratmayan bir hastane.Doç.Dr. Caner Arslan,Op.Dr. Hasan Öner’e,ekiplerine, 5.kat ve tüm hastane personeline teşekkür ederim.İstanbul’da herkese tavsiye edeceğim” dedi.

Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ise” Mesut Küçükyayla bey İstanbul dan bize by pass olmaya geldi.Başarılı bir şekilde ameliyatı gerçekleştirdik.Mesut bey gayet iyi.By pass olmak için hastane ve ekibim adına teşekkür eder,sağlıklı bir yaşam dileriz. Ekibimle birlikte hastalarımızın sağlıklarına kavuşmaları için 24 saat görev başındayız

Özel Medikar Hastanesi her branşta olduğu gibi Kalp ve Damar Cerrahi branşında da tercih edilen hastane oluyor.

63 yaşındaki Faruk Küçük Giresun ilinde anjio olduktan sonra,bypass kararı verildi. Küçük yaptığı araştırma sonunda kendini Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ve ekibine teslim etti.

By pass olarak eski sağlığına kavuştuğunu belirten Faruk Küçük” Yaptığım araştırmada hem hastane olarak, hemde hocamızın ününü öğrendim ve By pass ameliyatımı Karabük Özel Medikar hastanesinde olmaya karar verdim. Şimdi turp gibiyim. Başta Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan ve Op.Dr. Hasan Öner hocalarıma, ameliyathane, 5.kat ve tüm Hastane personeline çok teşekkür ederim.İyiki gelmişim burada by pass olmuşum. Bölge insanı bu hastanenin ve hocalarmızın kıymetini bilmeli”dedi.

4 damarına by pass yaptıklarını belirten Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan”Hastamız Giresun’da anjio olmuş,anjiyo sonrası 4 damarının tıkalı olduğu ve by pass yapılmasını söylemişler.Faruk bey de bizde olmaya karar vermiş.Başarılı bir ameliyat oldu,bundan sonraki yaşantısında sağlıklı ve uzun ömür dileriz” dedi.

42 gün önce felç geçirmesi sonucu sol kolu ve ayağını kullanamayan hafıza kaybı yaşayan 29 yaşındaki Dilehan Eyi,hastanemizde şifa bularak kendi başına yürümeye başladı.

Aniden başlayan baş ağrısı ve mide bulantısı sonucu beyin damarlarındaki tıkanıklık sonucu felç olan ve sol bacağı ile kolunu kullanamaz hale gelen 29 yaşındaki Dilehan Eyi, hastanemizde gördüğü tedavi sonunda yürümeye başladı.

Nöroloji uzmanı Dr. Nasih Yılmaz Dilehan’ın yürümesine sevindiğini belirterek” Dilehan felç geçirmiş durumda hastanemize müracaat etti. Nöroloji servisinde tedavilerini yaptıktan sonra,fizik tedavi seanslarına başladı. Bu kardeşimizin yürümesi bizleri sevindirdi. ”

Fizik Tedavi uzmanı Dr. Tayfun Güngör hastanın hiç gücü olmadığını belirterek”Bize Nöroloji servisinden sol bacak ve kolda güçlüksüz,hareket edememe şikayeti ile geldi.Geldiğinde ne kolunda nede bacağında hiç güç yoktu. Ayrıca söylenenleri algılama dada sorun yaşıyordu. 1 ay boyunca yoğun bir egzersiz programı uyguladık.15 gün boyunca her gün 1 saatlik seanslarla güçlendirme tedavisi yaptık ve sonunda dizini kitlemeyi başardık. Uyguladığımız seanslarla yürümesini ve sol kolunu hareket ettirmesini sağladık. Kendi de iyileşmek için çok çaba sarf etti. Mutlu sona ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.

Yürüyebildiği için çok mutlu olduğunu belirten Dilehan Eyi” Sabah evde kahvaltı yaparken aniden rahatsızlandım ve felç geçirdim. Beni sağlığıma kavuşturan Nöroloji Uzmanı Dr. Nasih Yılmaz’a, Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tafyun Güngör’e, Fizyoterapist Özge Kertenci’ye, 6.kat hemşiresi ve personeline,tüm Medikar Hastanesi çalışanlarına çok teşekkür ederim, iyiki varlar, iyiki Karabük’te Medikar Hastanesi var. “ dedi.

Hastanemiz Dermatoloji uzmanı Dr. Ayfer Yıldız Bozbay Akne(sivilce) hastalığının tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu belirtti.

Akne yani halk arasında bilinen adıyla sivilce en sık görülen deri hastalığıdır. İnsanların %85’i hayatının bir döneminde bu problemi yaşamaktadır. Yanlış bilinenin aksine sadece bakterilere bağlı bir enfeksiyon değildir.Etyolojide birden fazla etken mevcuttur. Derinin fazla yağlanması ve gözeneklerin tıkanması aknenin başlıca nedenlerindendir. Deride normalden fazla yağ salgılanması, yağın deri yüzeyine geçişini sağlayan kanallarda tıkanmaya neden olur. Bu tıkaçlar bir süre sonra siyah renk alır ve komedon yani siyah nokta olarak adlandırılır. Derimizde normalde yaşayan bakteriler bu tıkalı yağ kanallarından içeri girerek inflamasyona (iltihaba) neden olur.

En sık 12-17 yaş grubunda görülmekle birlikte 30-40 yaşlarında da görülebilir. Genetik-yapısal özellikler ve hormonal değişiklikler aknede önemli rol oynar. Ergenlik döneminde salgılanan hormonlar deride yağlanmayı artırarak akne oluşumunu kolaylaştırır. En çok yüzde oluşur, ayrıca boyun, çene, sırt, omuz, kol ve bacak üst kısımlarda da görülebilir.

Akne geçici bir problem olmayabilir, bu yüzden tedavi edilmelidir. Tedaviye erken başlanması tedavi sürecini kolaylaştırır. Cildin düzelmesi zaman gerektirir. İzlerin gerilemesi 4-6 ay sürebilir ancak şiddetli akne kalıcı iz bırakabilir. Akne hafif veya şiddetli olsun mutlaka dermatolog tarafından takip edilmesi, önerilere uyulması gerekmektedir.

Akne tedavisinde asıl amaç iz oluşumuna engel olmaktır. Akne süresini kısaltmak ve gençlerin psikolojik sorun yaşamalarını önlemek diğer amaçlardır.

AKNE TEDAVİ EDİLEBİLEN BİR HASTALIKTIR.

Hastanın yaşı, aknenin şiddeti göz önüne alınarak hekim tarafından tedavi düzenlenir. Sistemik (ağızdan alınan) ve/veya topikal (dışarıdan sürülen) ilaçlar belli bir sıra ile uygulanmaktadır. Hastanın uyumlu olması tedaviyi pozitif olarak destekler.

Aknenin özel bir laboratuvar testi yoktur. Hastada hormonal bozukluk düşünülüyorsa veya sistemik isotretinoin tedavisi planlanmışsa tetkik istenmektedir. Halk arasında bilinenin aksine akne tedavilerinin kısırlık yapıcı etkisi yoktur.

Eğer akne-sivilce probleminiz varsa bir dermatologa başvurmanız ve uygun tedavinin planlanması hayatınızı kolaylaştıracaktır.

Beslenme uzmanı ve diyetisyen Fatma Bal yaz aylarında görülen beslenme zehirlenmeleri hakkında bilgi verdi.

Besin zehirlenmesi veya besin kaynaklı hastalıklar, herhangi bir yiyecek ya da içeceğin tüketimi neticesinde meydana gelen infeksiyon ya da intoksikasyon durumuna verilen genel bir isimdir.

Besin infeksiyonları, zararlı bakterilerin ürediği yiyeceğin tüketilmesi sonucu oluşan besin zehirlenmeleri, besin intoksikasyonu ise toksin üreten bazı mikroorganizmaların ürettiği toksinli yiyeceğin yenmesi ile oluşan besin zehirlenmeleridir.

Besin zehirlenmeleri genellikle, aniden başlıyor ve kontamine olmuş besinler tüketildikten sonra hastalık belirtileri 30 dakika ile 72 saat arasında ortaya çıkabiliyor.

Genellikle ishalin ilk belirti olduğu besin zehirlenmesi halsizlik, bulantı, kusma, şiddetli karın ağrıları ve karında kramplar gibi sindirim sistemini ilgilendiren şikayetlerin yanı sıra, bazen ateş de görülebiliyor.

Bugün için besinlere bağlı 200’den fazla infeksiyon tanımlanmış olup, bunların çoğu bakteriler başta olmak üzere, virüslere, parazitlere bağlı olarak oluşmaktadır. Besinlere mikroorganizmalar, hava, su, toprak, bitkiler ve bitkisel ürünler, hayvan ve insanların bağırsak sistemi, hayvan deri ve postları, hayvan yemleri, gıda işleme teknolojisindeki hatalar, gıda üretiminde çalışan personel, kullanılan alet, araç ve gereçler,katkı maddeleri, işletme sanitasyonunun ve depolama koşullarının uygun olmaması ile bulaşmaktadır.

Gıda Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Besin Güvenliği Uzmanlar Komitesi, kontamine besin tüketiminden doğan besin kaynaklı hastalıkların dünyadaki en sık görülen sağlık sorunu olduğuna işaret etmektedir. Dünyada besin zehirlenmelerine en sık sebebi olan mikroorganizmlar; Escherichia coli, Salmonella spp., Camphylobacter spp., Clostridium perfiringens, Clostridium botulinum, Staphylococcus aureus,

 Peki bu bakteriler hangi besinlerde bulunmakta ve nelere dikkat etmeliyiz?

Clostridium botulinum: En ciddi ve ölümcül besin zehirlenmelerinin sorumlusu olan bakteridir. Clostridium botilinum toksini bilinen en zehirli toksindir ve 1 gramı 10 milyon insanı öldürebilecek kadar etkilidir. Ancak ısıya duyarlı bir toksin olduğundan 5 dakikalık bir kaynatma işlemi bu toksinin aktivitesini ortadan kaldırmak için yeterlidir. Düşük asitli konservelerde, ette, sebze ve meyvede bulunabilir.

Belirtiler 12-72 saatte ortaya çıkar.  Nörotoksik olduğundan felç yapar, solunumu engeller ve ölümle sonuçlanır.

Staphylococcus aureus : En çok görülen zehirlenmelerin sorumlusudur.  Bu bakteri doğal olarak insan, koyun, sığır, domuz ve kanatlılarda yoğunlukla burun ve deride bulunur. Ayrıca, derideki sivilce, çıban, iltihaplanmış yaralar ve kesiklerde de olabilir. Temel bulaşma kaynağı besinle uğraşan onunla temas halinde olan kişilerdir. Bu bakteriyi taşıma potansiyeli olan ve gerekli hijyenik önlemler alınmamış besinlerin tüketiminden sonra zehirlenme ortaya çıkar. Özellikle süt ürünleri, salatalar, kremalı pastalar, diğer tatlılar, çiğ et ve kümes hayvanı etlerinde kolayca ürer.

Stafilokok bakteri veya toksinlerinin bulaştığı gıdanın tüketiminden 1-6 saat sonra gıda zehirlenmesi belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Vücut kusma reaksiyonu gösterir.

Escherichia coli (E.coli): İnsan ve hayvan bağırsaklarında yaygın olarak bulunan bir bakteridir. Hayvansal yiyeceklerle insanlara bulaşan bu bakterinin hızla ürediği besinler; çiğ ve iyi pişmemiş kıyma, pastörize edilmemiş sütler, dışkı ile kontamine olmuş kaynak suları ve kirli sularla sulanmış ve iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerdir.

Salmonella Türleri; Kuşlar dahil birçok kanatlı hayvanın bağırsaklarında bulunur. Bu sebeple, iyi pişirilmemiş tavuk, et, yumurta, balık ve pastörize edilmemiş çiğ sütler Salmonella türlerinin üreyebileceği besinlerdir.

Clostridium perfringens: Bu bakteri toprakta, insan ve hayvanların sindirim sistemlerinde ve dışkı ile kirlenmiş sularda bulunur. Zehirlenmenin belirtileri 8-16 saat arasında ortaya çıkar. Çiğ et ve et ürünleri, pişirildikten sonra çok yavaş soğumaya bırakılan etler bu bakterinin hızla üredikleri besinlerdir.

Besin zehirlenmelerinden korunmak için ne yapılmalı?

 

  • Her türlü gıda maddesini satın alırken etiket bilgisini okuyun, üretim, son kullanma tarihi, ambalaj bütünlüğü ve saklama koşullarına dikkat edin.
  • Besinleri güvenilir yerlerden satın alın. Özellikle yaz aylarında dışarıda ve açıkta satılan yiyeceklerden uzak durun. (Bakteriler koşullar müsaitse kısa sürede milyon tane olabilirler)
  • Soğuk gıdaları raflarından alışverişin sonunda alın. Satın aldığınızda eve dönüş süresini olabildiğince kısa tutun ve alışverişten döner dönmez buzdolabına yerleştirin.
  • Yumurtayı satın alırken çatlak olmamasına dikkat edin ve kullanmadan önce mutlaka yıkayın. (Yıkayıp dolaba koymak doğru değil, bozulmasına sebep olursunuz).
  • Çiğ ve pişmiş besinleri birbirine temas etmeyecek şekilde üzerleri kapalı olarak muhafaza edin.
  • Zararlı bakterileri öldürmek için eti doğru şekilde çözüp pişirdiğinizden emin olun ve çiğ ve yemeye hazır gıdalar için farklı kesme tablaları kullanın.
  • Güvenilir kaynaklardan su alın. Kaynağından emin olamadığınız suyu tüketmekte durumunda kalırsanız muhakkak kaynattıktan sonra tüketin.
  • Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerini kesinlikle kullanmayın.
  • Yemekleri kızartmak yerine eşit sıcaklıklarla pişiren fırın ve ızgara olarak tercih edin. Eğer pişirme uyguladığınız besinin her tarafındaki sıcaklık 70 dereceye ulaşamazsa bakterilere üreme alanı kalır.
  • Pişirip, daha sonra tüketeceğimiz yemekleri oda sıcaklığında tezgah ve/veya ocak üzerinde asla 2 saatten fazla soğumaya bırakmayın. Havanın çok sıcak olduğu durumlarda ise bu sınır 1 saat olmalı. (Pişirme ile ortadan kaldıramadığımız bakteri sporları üremeye başlayabilir çünkü.)
  • Pestisit ve böcek ilacı nedeniyle zehirlenmeye maruz kalmamak için çiğ olarak tüketilen meyve ve sebzeleri sirkeli suda 5 dk beklettikten sonra akan bol su ile yıkayın ve öyle tüketin.
  • Konserve satın alırken, alt ve üst kapakları şişkin, kutusu hasar görmüş, kapağı gevşemiş ve son kullanma tarihi geçmiş olmamasına dikkat edin. Konserve yiyecekleri tüketmeden önce bir miktar ısıtın. (Bi’ fokurdatın)
  • Isıtılan yiyeceklerin kaynayana kadar ısındığından emin olun ve yiyecek hazırlamadan / yemeye hazır gıdalara dokunmadan önce ellerinizi yıkayın. Bir kereden fazla tekrar ısıtma işlemi yapmayın. Eğer yemek yeniden ısıtılacaksa yiyeceğiniz kadarını ısıtın.
  • Tahıl, kuru baklagil gibi kuru gıdaları nemli ortamlarda bekletmeyin. Kuru ve serin ortamlar bu besinlerde bakteri üremesini engeller.
  • Çiğ et sularının diğer gıdalarla temas etmesine engel olun ve evcil hayvanları tezgâhlardan ve yiyeceklerden uzak tutun.
  • Mutfakta kullanılan bezler, tutaçlar ve süngerler mikropların bir yerden başka bir yere taşınması için en iyi araçlardır. Bu yüzden her kullanım sonrası bezleri dezenfekte edin, ıslak ve sıkılı halde bırakmayın.

Hastanemiz şifa dağıtmaya devam ediyor. Gümüşhane Üniversitesi öğretim üyesi Osman Üçüncü 25 senedir  boyunda bulunan Glomus karotikum tümöründen arkadaşlarının tavsiye ile geldiği Özel Medikar Hastanesinde ameliyat olarak kurtuldu.

Boyun kısmında şişkinlik olan ve 25 senedir rahatsız olduğunu belirten Osman Üçüncü Özel Medikar Hastanesini arkadaşlarının tavsiye ettiğini belirterek”25 senedir boyun kısmında bir şişkinlik vardı, giderek bu şişkinlik büyüdü. Arkadaşlarım bana Karabük Özel Medikar hastanesini kalp ve damar cerrahisi uzmanı Doç. Dr. Caner Arslan’ı tavsiye ettiler. Ben de memleketim Trabzon’dan kalkıp geldim. Muayene sonucu boynum da Glomus tümörü olduğu teşhisi konuldu. Başarılı bir  ameliyat geçirdim. Beni sağlığıma kavuşturan kalp ve damar cerrahisi uzmanı Doç. Dr. Caner Arslan ve ekibine, kat hemşirelerine ve tüm Özel Medikar Hastanesi personeline teşekkür ederim. İyi ki böyle bir hastane ve hocaları var. Karabük halkı bunun kıymetini bilmeli” dedi.

Glomus karotikum tümörünün genellikle iyi huylu bir tümör olduğunu belirten Kalp ve Damar Cerrahisi uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan” Hastamız Trabzon ilinden boynunda artan bir şişkinlik rahatsızlığı nedeniyle gelerek, hastanemize başvurdu. Yapılan muayene sonunda bu tümörü belirledik ve kendisini ameliyata aldık. Başarılı bir ameliyat geçirdi

Şah damarı bölgesinde olduğu için tehlikeli bir ameliyat olduğunu belirten Kalp ve Damar Cerrahisi uzmanı Doç.Dr. Caner Arslan” Bu tümör şah damarı olarak bilinen karotid arterin ikiye ayrıldığı çatal bölgede yerleşir. Hastalarımız boyunda uzun süredir var olan şişlik yakınmalarıyla sebebiyle gelirler ve büyümesinde yavaş olur. Bu hastamız da bu sebepten geldi. Ekibimle yaptığımız ameliyat sonrası Osman Üçüncü tümör ’den kurtuldu. “

 

Hastanemiz Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tayfun Güngör diz ağrıları ve tedavi konularında bilgi verdi.

Diz vücuttaki en karmaşık ve en büyük eklemlerden biridir. Gün içinde  çok fazla kullanıldığı için yaralanma, incinme olasılığı yüksektir.

Diz ağrısının yeri ve ağrının şiddeti, ağrının neden kaynaklandığına bağlı olarak değişir. Diz ağrısına eşlik eden bazı diğer belirtiler şişme ve sertlik, kızarıklık, sıcaklık, çıtırdama sesi, kilitlenme ya da dizi tamamen düz hale getirememe olabilir.

Dizin travmaya bağlı yaralanmaları ağrının başlıca sebeplerindendir. Menisküs yaralanmaları, ön çapraz bağ yaralanmaları, dizde bursaların şişmesi, kasların kemiğe bağlanma bölgelerinin(tendon) yaralanması başlıca diz problemleri olarak sayılabilir. Dizin kireçlenmesi, diz kapağı kıkırdağının hasarlanması, iltihaplı romatizmal hastalıkların dizde iltihap oluşturması, diz ekleminin enfeksiyonu ve diz bölgesinin tümörleri dizde ağrıya neden olabilen dizin diğer hastalıklardır.

Diz ağrısının tedavisi neden olan hastalığa göre ve hastalığın ciddiyetine göre değişmektedir. Örneğin iltihaplı romatizmal hastalıklarda antiromatizmal ilaçlar kullanılır. Diz ekleminin enfeksiyonunda antibiyotik tedavisi ve ortopedik girişim birlikte uygulanır.

Kıkırdaklar zarar gördüğünde vücudumuzun ya da tıbbın orjinal kıkırdak oluşturması mümkün olmadığından, yaşam boyu diz eklemlerinde yer alan kıkırdak yüzeylerin oldukça iyi korunması gerekiyor. Bu nedenle aşırı kilolardan, uygun olmayan oturma şekillerinden (sürekli diz bükerek oturma gibi), sürekli yüksek topuklu ayakkabı giymekten ve hareketsiz bir yaşantıdan kaçınmak öneriliyor.

Hafif diz kireçlenmesi ve dizin hafif travmatik yaralanmalarında ise daha çok ağrı kesici tedaviler ve fizik tedavi önerilmektedir. Bu problemlerin devamı halinde hastalığa göre diz kıkırdak iğneleri, kortizon enjeksiyonları veya PRP(trombositten zengin plazma) uygulamaları yapılabilmektedir. İleri evre yaralanmalarda ve kireçlenmelerde ise cerrahi tedavi gerekebilmektedir.

Hastanemiz İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şöhret Gedirli Hepatit hakkında bilgi verdi.

Halk arasında bulaşıcı sarılık olarak da bilinir. Hepatit B virüsünün karaciğerde iltihaplanmaya neden olduğu bir hastalıktır. Karaciğere yerleşen virüs, çoğalıp karaciğeri tahrip ederek çok ağır tablolara neden olabilir. Hastalık uzun süre belirti vermeden ilerleyip karaciğer kanserine ve siroza neden olabilir. Bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit B HIV’ den yüz kat daha bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit B virüsü vücut dışında yedi günden fazla yaşayabilir. Kan, tükürük ve cinsel temas yoluyla yada taşıyıcı anneden hamilelik esnasında bebeğe geçer. Akut ve kronik olabilir. Akut Hepatit B’de hasta birkaç hafta yada birkaç ay içerisinde iyileşebilir. Kuluçka dönemi iki ile altı ay arasındadır. Altı aydan fazla sürede iyileşmeyen Hepatit B virüsü kronikleşmiştir.

Hepatit B Belirtileri Nelerdir ?

Mide bulantısı, kusma, aşırı halsizlik, aşırı yorgunluk, idrar renginin koyulaşması, göz aklarının ve derinin sararması, iştahta azalma, karın ağrısı, karaciğer bölgesinde hassasiyet başlıca belirtileridir. Hepatit B birçok hastada belirti göstermeyebilir. Hasta kendisini doktora gidecek kadar kötü hissetmez. Grip hastalığına benzer hafif belirtiler gösterir. Hastaların%75’inde belirti vermeden sinsice ilerler. Hastalar sağlık taramasında yada kan verirken yaptırdıkları tetkikler esnasında haberdar olurlar. Ayrıca yüksek ateş ve titreme, kaşıntı, uyku düzensizliği, aşırı kilo kaybı, avuç içerisinde kırmızı renkli lekeler, deri üzerinden görülebilen örümcek bacakları desenli kılcal damarlar Hepatit B belirtileridir.

Hepatit B Nedenleri Nelerdir ?

Bir şekilde vücuda giren Hepatit B virüsü, karaciğer fonksiyonlarının bozulması, ilaç, kimyasallar ve toksinlerin yan etkileri, bağışıklık sisteminin vücutta yol açtığı hasarlar hastalığın nedenleri arasındadır.

Hepatit B Tedavi Yöntemleri

Hepatit B kişinin bağışıklık sistemi güçlüyse vücut belirli düzeyde antikor üretir ve hastalık belirli düzeyde kalır. Hasta doğal olarak iyileşir. Oluşan antikorlar yeterli düzeyde olmazsa kişi taşıyıcı olarak kalır. Vücut hiç antikor üretemezse virüs güçlü durumdadır. Kişi Hepatit B hastasıdır. Hastalığın birçok tedavi yöntemi vardır. Kronik Hepatit B’nin İnterferon ve Nükleotid olmak üzere iki çeşit tedavi şekli bulunur. İnterferon: Bağışıklık sisteminin enfeksiyonla savaşması için üretilen doğal bir proteindir. Nükleotit  ise virüsü üreyemez hale getirmek için üretilen sentetik kimyasallardır.

Yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olan Hepatit B’nin tedavisi her zaman olumlu sonuç vermeyebilir ama korunmak için etkili bir aşısını bulunduğunu asla unutmayalım.

Hangi Hepatit Türü Nasıl Bulaşıyor?

  • Hepatit A: Aşısı bulunan Hepatit A, mikroplu yiyeceklerden, sudan ya da oral yolla bulaşabiliyor. Çocuklarda hastalık daha hafif şikâyetlerle seyredebiliyorken büyüklerde daha ağır şikâyetlere neden olabiliyor.
  • Hepatit B – Hepatit C – Hepatit D: Kan ve vücut sıvıları ile bulaşabiliyor. Anneden çocuğa doğum sırasındaki travmaya bağlı olarak da geçebiliyor. Hepatit D, Hepatit B virüsü ile birlikte görülüyor. Hepatit B’ye karşı aşı ile önlem alabilmek mümkün iken hepatit C’ye karşı bir aşı yapılamamaktadır.

 

  • Hepatit E: Mikroplu sulardan ve oral yolla bulaşarak çoğunlukla gebelerde görülüyor.

Hepatitten Korunmak İçin Bunlara Dikkat Edin;

  • Kontrolü yapılmamış kan aktarımına,
  • Diş ya da medikal malzemelerin iyi sterilize edilmesine,
  • Doğum sırasında anneden çocuğa geçmemesine,
  • Enjeksiyon aletlerinin ortak kullanılmamasına,
  • Diş fırçası, tırnak makası, tıraş bıçağı gibi aletlerin ev halkı tarafından ortak kullanılmamasına,
  • Dövme ya da piercing yapılırken kullanılan aletlerin temiz olmasına dikkat edilmesi gerekiyor.

Ülkemiz de son yıllara kadar Viral hepatitlere karşı tam teşekküllü profilaktik uygulamalar yapılmaya devam etmektedir. Ayrıca tıbbi atık sterilizasyon sisteminin illerde uygulanması doğada virüslerin yok edilmesini sağlamaktadır. İçme suları, hazır gıdalar, dışarı yemeklerin hijyeni de önem teşkil eder.

Profilaktik amaçlı senede bir kez tetkik ve takip uygundur. Hepatit markırların yapılması ve uygunsa aşı uygulaması gereklidir. HBS Ag(+) veya HCV(+)  v.s. taşıyıcıların Doktor kontrollerinde olması şarttır.

Hastanemiz Göğüs hastalıkları uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül Akciğer kanseri belirti ve tedavisi konusunda bilgi verdi.

GENEL BİLGİLER:

Akciğer kanseri; akciğer dokularında bulunan anormal hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı bir hastalıktır. Vücudumuzdaki herhangi bir kanser, hücrenin genetik materyalini taşıyan DNA’sının yapısındaki bir hata veya mutasyon nedeniyle başlar. DNA’daki mutasyonlar normal yaşlanma süreciyle veya çevresel faktörler nedeniyle (sigara içimi, asbest lifleri solunması, radon gazına maruz kalınması) oluşur. Sonraki aşamada kontrolsüz çoğalan bu hücreler çevre dokulara ve akciğer dışındaki organlara yayılabilir (metastaz). Tütün sarma makinasının keşfinden sonra tütün ürünlerinin tüketimi giderek artış göstermiş ve sigara içme alışkanlığındaki artışa paralel olarak akciğer kanseri sıklığı da giderek artmıştır. 2012 yılında 1.8 milyon yeni vaka ile tüm yeni saptanan kanserlerin %12.9’unu oluşturmuştur.

Türkiye’nin Akciğer Kanseri Haritası Projesi’nden alınan verilere göre akciğer kanseri erkelerde 100 binde 75, kadınlarda 100 binde 10 olup, yıllık beklenen yeni hasta sayısı yaklaşık 30 bindir.

Akciğer kanseri hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli bir ölüm nedenidir. Dünya genelinde ve Amerika’da hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölümlerin en sık nedeni olup, tüm kanser ölümlerinin kabaca 1/5’inden (%19.4) sorumludur. Bu sayı her yıl meme, kolon ve prostat kanserinden dolayı kaybedilen hasta sayısı toplamından daha yüksektir.

Akciğer kanserleri başlıca iki gruba ayrılır: küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK).Bu sınıflandırma tümörün mikroskobik görüntüsüne dayanarak yapılır. Bu iki tip kanserin büyüme hızları, yayılımları ve tedavileri farklıdır

Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK): Akciğer kanserlerinin %10-15’ini oluşturur. En hızlı büyüyen ve en hızlı yayılım gösteren (metastaz) tipidir. Sigara ile çok yakından ilişkilidir, bu tümörlerin sadece %1’i sigara içmemiş kişilerde ortaya çıkar. Çok hızlı metastaz yaptığından genellikle tanı konulduğu sırada vücutta yayılmış olduğu görülür. Bununla beraber kemoterapiye yanıtı iyidir.

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) en sık görülen akciğer kanseridir, tüm hastaların %85-90’ını oluşturur. KHDAK’nin 3 ana tipi vardır:

Adenokanser: Kadınlarda ve sigara içmeyenlerde daha sık görülür. Gelişmiş ülkelerde en sık görülen akciğer kanseri türüdür.

Skuamöz hücreli kanser: Ülkemizde en sık görülen akciğer kanseri türüdür. Erkeklerde daha sık görülür. Sigara kullanımı ile yakından ilişkilidir. Hastalık sıklıkla akciğer içine sınırlı kalır veya komşu lenf bezelerine yayılır.

Büyük hücreli kanser: KHDAK içinde en az sıklıkta görülenidir ve tüm akciğer kanserlerinin %10 kadarını oluşturur. Uzak organlara yayılım yapma eğilimi fazladır.

 

 

RİSK FAKTÖRLERİ:

Akciğerlerimiz dışarıya açılan bir organdır ve dış ortam havasını kullanır. Bu nedenle nefes ile alınan havadaki her türlü madde sağlığımızı etkileyebilir.

Sigara

Sigara kullanımı akciğer kanserinin en sık görülen nedenidir (%90’dan fazla). Günlük içilen sigara sayısı, sigara içme süresi, erken başlama yaşı, dumanı derin çekme ve katran miktarı ile kanser gelişme riski artar. Sigara dumanında 4000’den fazla kimyasal ve 70’den fazla kanser oluşumuna neden olan madde olduğu bilinmektedir. Sigara dumanına pasif olarak maruz kalınması da akciğer kanseri riskini arttırmaktadır. Pasif içicilik kalp hastalıkları ve diğer rahatsızlıklara neden olabileceği gibi akciğer kanseri riskini de artırır. Kendileri sigara içmedikleri halde ev veya işyerlerinde pasif olarak dumana maruz kalan kişilerde akciğer kanseri gelişme riski % 20-30 artmaktadır. Düşük tar içeren ‘’light’’ sigaraların kullanımının kanser riskinde azalmaya neden olduğu kanıtlanmamıştır. Puro içenlerde risk 3 kat, pipo kullananlarda 8 kat artmaktadır. Akciğer kanseri hiç sigara kullanmamış kişilerde de görülebilmektedir. Tüm akciğer kanserleri hastaların %15’ini sigara içmeyenler oluşturmaktadır.

Sigaranın bırakılması durumunda akciğer kanseri olasılığı zamanla azalmakta ve sigara bırakıldıktan 10-20 yıl sonra hiç içmemişlerin düzeyine yaklaşmaktadır. Gelişmiş ülkelerde sigara karşıtı kampanyalarla sigara kullanım oranlarının başarılı bir şekilde azaltılması bu ülkelerde akciğer kanseri sıklığını azaltmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle kadınlarda, sigara içme alışkanlığındaki artışa paralel olarak akciğer kanseri sıklığı giderek artmaya devam etmektedir.

Akciğer kanseri riskini arttıran diğer etkenler

Asbest: Bazı toprak ve kayalarda bulunan saç gibi ince liflerdir. Doğal bir mineral olup yanmaz ve yalıtkan özellikleri nedeniyle inşaat ve bazı üretim işlerinde (gemi, izolasyon ve otomotiv) kullanılmıştır. Bu tür işlerde çalışan kişilerde mesleksel olarak asbest liflerine temas söz konusu olabilir. Bununla birlikte ülkemizde bazı bölgelerde toprağın doğal yapısında bulunduğundan çevresel temas da önemlidir. Solunum havası ile alındığı zaman asbest lifleri akciğeri zedeler ve sonunda bir çeşit akciğer kanseri olan mezotelyoma gelişir. Asbest teması akciğer kanseri olasılığını 1.5-5.4 kat arttırırken, sigara içen kişilerde bu risk daha fazladır.

Radon gazı: Toprağın doğal yapısında bulunur. Amerika’da akciğer kanserinin en sık ikinci nedenidir. Ev içi radon maruziyetinin en önemli kısmı binanın temelindeki toprak ve kayalardır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda ev içi radon gazı düzeyi sınır değerlerin altında bulunmuştur.

Uranyum, berilyum, vinil klorid, nikel kromat, kömür ürünleri, hardal gazı, klormetil eterler, petrol ürünleri gibi kansere yol açan kimyasallara maruziyet

Akciğer kanseri aile öyküsünün olması

Yüksek düzeyde hava kirliliği

İçilen suyun yüksek oranda arsenik içermesi

Akciğerlere radyasyon tedavisi uygulanması

Akciğerde bazı hastalıklar sonrasında kalan yara izi (skar)

Diyetle ilgili şimdiye kadar yapılmış çalışmalarda çelişkili sonuçlar alındığından bu konuyla ilgili net bir görüş ve öneri henüz oluşmamıştır.

BELİRTİLER:

Her türlü sıradışı fiziksel şikayetlerinizi doktorunuza bildirmeniz incelenmesi açısından çok önemlidir. Akciğer kanserinin neden olduğu bulgu ve şikayetlerin oluşumu için birkaç yıl geçer ve hastalık ileri evreye gelinceye kadar fark edilmeyebilir. Ne yazık ki, hastalığın erken döneminde hastaların genellikle bir şikayeti olmaz ya da mevcut şikayetler hastalar tarafından önemsenmez. Öksürük ve halsizlik gibi şikayetler olsa bile bu şikayetlerin başka nedenlere bağlı olduğu düşünülebilir. Özellikle sigara içen insanlar öksürüklerinin sigaraya bağlı olduğunu düşünerek dikkate almayabilir. Bu durum hastalığı tehlikeli yapan en önemli özelliğidir. Hastaların çok az bir kısmında tanı sırasında herhangi bir belirtiye rastlanmaz ve bu hastalar genellikle başka bir nedenle çekilen akciğer grafisi sonrası tanı alırlar.

Akciğer kanseri tanısı konulan hastalarda belirtiler tümörün akciğer içindeki yerleşimine, büyüklüğüne, yayılım yerine ve yayılma derecesine bağlı olarak çeşitlilik gösterir.

Tümörün kendisinin ve göğüs içi yayılımına bağlı en sık görülenler;

Devamlı yoğun öksürük

Göğüs, omuz ve sırt ağrısı

Balgam miktar ve renginde değişme

Kanlı balgam ve kan tükürme

Nefes darlığı

Ses kısıklığı

Yutma bozukluğu

Boyun ve yüzde şişlik

Göz kapağında düşme

Hışıltılı solunum

Tekrarlayan bronşit veya zatürre atakları

Eğer akciğer kanseri göğüs kafesi dışına yayılmışsa şikayetler vücudun başka yerleri ile ilgili olabilir. Akciğer kanserinin sık yayılım gösterdiği vücudun diğer yerleri arasında akciğerin diğer kısmı, karaciğer, lenf bezeleri, beyin, böbrek üstü bezleri ve kemikler sayılabilir. Böyle bir durumda aşağıdaki şikayetlerden bazıları yukarıdaki şikayetlere eklenebilir.

Başağrısı,

Bulantı, kusma

Denge bozukluğu, baygınlık, hafıza kaybı

Cilt altı şişlikler

Kemik veya eklem ağrısı, kemik kırıkları

Genel halsizlik

Kanama, pıhtılaşma bozuklukları

İştah kaybı, açıklanamayan kilo kaybı

Kaşeksi (kas erimesi)

Yorgunluk

TANISI NASIL KONUR?:

Göğüs hastalıkları bölümüne başvurularında hekim hastanın tıbbi öyküsünü alır ve sigara kullanımı ve diğer risk faktörlerini sorgular. Yapılan fizik mayenenin ardından akciğer grafisi ile birlikte bazı laboratuvar testleri istenir. Muayene ve akciğer grafisi bulguları ile akciğer kanserinden şüphe edilen hastalarda öncelikle bilgisayarlı tomografi çekilir.

Bilgisayarlı tomografi ile elde edilen üç boyutlu görüntü sayesinde hastalıklı bölgeye nasıl ulaşılabileceğine karar verilir. Hastaların çoğunda tanı için akciğerlerden doku parçası alınır. Bu işleme biyopsi adı verilir. Biyopsiler çeşitli yöntemler ile yapılabilir. Bazı durumlarda deriyi geçip akciğer içine doğru bir iğne ilerletilebilir ki bu ‘’iğne biyopsisi’’ olarak adlandırılır. Bazen de biyopsi ‘’bronkoskopi’’ adı verilen işlem ile elde edilir. Bu işlemde ince ve ucunda bir ışık bulunan bir hortum kullanılarak akciğerin havayolları incelenir ve küçük doku parçaları alınır. Akciğer etrafındaki zarda sıvı birikimi olmuşsa buradan iğne biyopsileri alınabilir (torasentez, plevra biyopsisi). Bir diğer yöntem de dokuların cerrahi yöntemlerle alınmasıdır (mediastinoskopi, video eşliğinde torakoskopik cerrahi, açık akciğer biyopsisi).

Alınan bu doku parçalarının bir patolog tarafından incelenmesi oldukça önemlidir. Çünkü akciğer kanseri hücre tipinin kesin olarak bilinmesi tedaviye yön veren en önemli bilgidir. Yapılan diğer testler genellikle kanserin vücuttaki yayılımı hakkında bilgi sahibi olmak için yapılır. Bu testler ise hastanın şikayetlerine göre manyetik rezonans görüntüleme (MR), kemik sintigrafisi, ultrasonografi veya PET-BT (pozitron emisyon tomografi) olabilir.

TEDAVİ:

Akciğer kanserinin tedavisinde kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi yöntemler tek başlarına veya bazı hastalarda olduğu gibi birlikte uygulanabilmektedir. Uygulanacak tedaviler KHDAK’de evrelere göre farklılık gösterir. KHAK olan hastalarda eğer hastalık çok erken evrede yakalanabilirse cerrahi tedavi şansı olabilir. Ancak bu hastaların çoğunda tanı konulması sırasında hastalık zaten yaygın evrede olup, cerrahi tedavi mümkün olmamaktadır. Bu hastalarda tanıdan hemen sonra hastanın performans durumuna göre tedaviye geçilmelidir. Standart tedavi sınırlı evre hastalarda kemoterapi ve radyoterapi uygulaması, yaygın evrede ise tek basına kemoterapidir. Bu uygulamalar ile tam yanıt alınan hastalarda koruyucu kafa ışınlaması ile sağkalımda ilerleme sağlanmıştır.

Cerrahi

KHDAK tedavisinde erken evrelerde (evre 1 ve 2 ile bazı evre 3) önerilen tedavi cerrahidir (ameliyat). İlerlemiş veya başka organlara yayılmış hastalığı olan çoğu hastada cerrahi uygun bir tedavi yöntemi değildir. Ameliyat akciğer lobunun sadece bir bölümünün, bir lobun tamamının veya tüm bir akciğerin çıkarılması şeklinde yapılabilir. Tümörün boyutuna, yerleşimine ve yaygınlığına göre ameliyatın büyüklüğüne karar verilir.

Radyoterapi

Radyasyon tedavisi yüksek enerjili X ışınının kanserli hücrelerin yok edilmesi ve tümörün küçültülmesi için kullanılmasıdır. Erken evre KHDAK hastalarında cerrahi tedavinin uygulanamadığı durumlarda veya medikal olarak operasyonun mümkün olamadığı hastalarda küratif amaçlı radyoterapi uygulanabilir. Ancak sonuçlar cerrahi tedavi kadar iyi değildir. Cerrahi tedavi uygulanan Evre III olgularda cerrahi sonrası tedaviye radyoterapi eklenebilir.

İleri evre akciğer kanserinde birçok bölgede görülen bası ve metastazlara bağlı semptomların tedavisinde radyoterapiden yararlanılabilir. Bu evrede radyoterapi tedavi edici değil, semptomları gidericidir.

KHAK’de radyoterapi tümörün beyine yayılımının önlenmesi amacıyla da kullanılır. Bu ‘’koruyucu beyin ışınlaması’’ olarak adlandırılmaktadır.

Kemoterapi

Kemoterapinin ana ilkesi hastanın normal hücrelerine zarar vermeden tümör hücrelerinin büyümesini ve çoğalmasını durdurmaya yöneliktir. Tümör hücrelerine yönelik bir uygulama olsa da özellikle hızlı çoğalmakta olan normal sağlıklı hücreler de bu uygulamadan zarar görebilir. Tedaviye bağlı istenmeyen bu yan etkiler arasında bulantı-kusma, ishal, kemik iliği hücrelerinin baskılanması, saç dökülmesi, böbrek ve karaciğer fonksiyon bozuklukları, cilt döküntüleri, güneş ışığına hassasiyet vb sayılabilir. Kemoterapi uygulanacak bütün hastalara tedavi öncesi verilmesi düşünülen ilaçların yan etkileri ve bu yan etkilerle baş etme yöntemleri hakkında bilgi verilir. Hasta bu tedavi boyunca yakından izlenip gözetim altında tutulur.

Bu tedavi tümörün büyümesinin ve yayılımının kontrolünde yardımcı olmaya yöneliktir. KHDAK’de kemoterapi rezeksiyonun mümkün olduğu evre III hastalarda cerrahi öncesinde, rezeke edilemeyen lokal ileri evre (evre IIIA/B) hastalarda radyoterapi ile birlikte ve evre IV hastalarda tek başına uygulanmaktadır. Rezeke edilemeyen Evre III hastalarda eş zamanlı kemoterapi ve radyoterapi ile hastalarda sağ kalım avantajı elde edilmiştir. Evre 4 hastalarda ise kemoterapi sadece destek tedavisine göre sağ kalım avantajı ve yaşam kalitesinde artış sağlamıştır.

Özel Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Uzmanı Tayfun Güngör PRP tedavisi hakkında bilgi verdi.

PRP, “Platelet Rich Plasma-Platelet (trombosit, pıhtı hücresi) yönünden zenginleştirilmiş plazma uygulaması” adı verilen tedavi yönteminin ilk harflerinin kısaltmasıdır. PRP tedavisinde pıhtı hücrelerinden, tüm yara iyileşmesi ve doku yenilenmesi süreçlerini başlatan, yaşamsal öneme sahip büyüme faktörlerini elde etmek amaçlanır.

Uygulamanın yapılacağı kişiden az miktarada(16 ml) kan alınır, santrfüj cihazında plateletleri ayrıştırılır. Ayrıştırılan plateletler kitteki tüpün içersinde yoğunlaşıp birikir ve PRP denilen bir kan ürünü ortaya çıkar. Elde edilen PRP hasarlı bölgeye uygulanır. PRP tedavisinden  sonuç elde etmek amacıyla 3 hafta aralıkla en az 3 enjeksiyon yapmak gerekir. PRP 6-12 ay sonra tekrar uygulanabilir

Hastaya kendi kanından üretilen kan ürünü (PRP) verilmektedir. Yapılan işlemde amaç  yara iyileşmesi sürecini başlatmak ve hızlandırmaktır. Kişinin kendi kanı kullanıldığı için istenmeyen bir etki ile karşılaşılma olasılığı oldukça düşüktür.

Omuz kas yaralanma ve problemleri, tenisçi-golfçü dirseği, aşil tendiniti, kuadriseps ve patellar tendinit, adduktor tendinit, topuk dikeni, biseps yaralanmaları gibi hastalıklarda kullanılmaktadır. Menisküs problemlerinde ve diz kireçlenme, kıkırdak lezyonlarında da kullanılabilmektedir.

Mesai mefhumu gözetmeksizin fedakârca kamuoyunu her zaman doğru ve hızlı bir şekilde bilgilendirme görevini üstlenerek, olayları tarafsız bir şekilde halkımıza aktaran gazetecilerimiz, vatandaşlarımızın en doğal hakları olan, zamanında, doğru ve eksiksiz bilgiyi sağlamaktadırlar. Aynı zamanda gazetecilerimiz, toplumdan gelen istekleri yansıtarak, kamuoyu duyarlılığının artmasını sağlayan, düşünce ve ifade özgürlüğünün en etkili temsilcileri konumundadırlar. Dürüst ve fedakâr basın mensuplarımızın  24 Temmuz Basın Bayramınızı Kutlar, sağlıklı ve başarılı bir meslek hayatı dileriz

Özel Medikar Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Serkan Atasoy omurilik kanalındaki daralma, doğuştan ya da sonradan olma nedenlerle omurilik kanalının ve/veya omurilikten çıkan sinirlerin geçtiği sinir kanallarının daralması sonucu meydana geldiğini tedavi edilmediği takdirde ilerleyen dönemlerde hastayı yatağa bağlayacak kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Omurilik daralmasının genellikle 50-70 yaş grubundaki kişilerde daha sık rastlanır. Ancak doğuştan omurilik kanalı dar olan hastalarda 30-40 yaş arası şikayetler ve bulgular görülebilir. Rahatsızlık daha çok egzersiz yapmama ve hareketsizlik sonucu meydana gelir. Bunların yanı sıra ağır işte çalışmak, fazla kilolu olmak, sigara kullanımı, yaşlanmaya bağlı omurilikte oluşan kireçlenmeler, artrit, bel fıtığı, skolyoz ve genetik faktörler gibi nedenlerde omurilik daralmasına sebep olabilir. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde ilerleyen dönemlerde hastayı yatağa bağlayacak kadar kötü sonuçlar doğurabilir.

BACAKLARDA GÜÇSÜZLÜK VE UYUŞUKLUK VARSA DİKKAT

Daralma bütün omurga kanalında olabileceği gibi bazen sadece belli bir bölgede de görülebilir. Boyun bölgesindeki daralma omurilik hasarına neden olabilir ve hastada denge problemleri yaratabilir. Bel bölgesindeki daralmaya bağlı olarak bacak ağrısı, bel ağrısı, bacaklarda güçsüzlük ve uyuşukluk gibi belirtiler görülebilir. Bacaklardaki bu ağrılar tipik olarak kalçadan başlar ve diz bölgesine kadar yayılır. Bazı durumlarda tüm bacağa yayılabilir, tek veya iki taraflı olabilir. Ağrılar ayakta durunca ve yürüyünce şiddetlenir. Aynı şekilde oturmak, çömelmek veya yatmak gibi duruş değişiklikleri de ağrıya sebep olabilir.

ÖNE DOĞRU EĞİLEREK YÜRÜME GÖZLEMLENİR

Omuriliğin kanal çapı genişlediği için hastalar öne doğru eğilerek yürürler. Oturulduğunda ağrının geçmesi ise omurga kanalı daralması için çok özgün bir bulgudur. Hastalıkta yaşanan şikayetlerde ani olarak kötüleşme görülebilir. Bu duruma sebep olan faktörler; bel fıtığı ve travmadır. Yürüme mesafesinde kısalma ve aralıklarla topallama da diğer tipik belirtilerdir. Hasta belli bir mesafe yürüdükten sonra bacak ve baldır bölgesindeki ağrıdan dolayı oturarak dinlenme ihtiyacı hisseder ve dinlendikten sonra tekrar yürüyebilir. Ancak bu durum yürüme mesafesinde giderek kısalmalara yol açar. Başlangıçta yürüme mesafesi 500 metre iken, aylar içerisinde 10 metreye kadar düşebilir. Hasta öne doğru eğildiğinde nispeten rahatlama hissedebilir. Ama bu durum bacaklarda uyuşma, karıncalanma, güçsüzlük, yorgunluk gibi şikayetlere de neden olabilir. Bu hastalarda özellikle geniş tabana basarak adım atma da gözlemlenir.

HASAR KALICI OLABİLİR

Hastalığın ilerlediği durumlarda ise sakral kök tutulmasına bağlı olarak idrar ve gaita kaçırması yaşanabilir. Bu hastalarda idrar kaçırma oranı yaklaşık yüzde 3 ile 11 arasındadır. Boyundaki omurilik kanalı daralmasına bağlı olarak her iki kolda ağrı, uyuşma, güçsüzlük ve denge bozukluğu görülebilir. Omurilik daralması sonucu oluşan hasar kalıcı olabilir ve hastanın denge problemi düzelmeyebilir.

ŞİKAYETLER KİŞİYE GÖRE FARKLILIK GÖSTERİYOR

Omurilik kanal daralmasında yaşanan şikayetler kişiden kişiye göre farklılık gösterebilir. Yapılan çalışmalarda ileri derecede daralma olmasına rağmen pek çok kişide herhangi bir yakınma görülmediği de saptanmıştır. Bu gruptaki hastaların takibe alınarak tanı konulması sürecinde MRI ve CT gibi tetkiklerden yararlanılır. Yapılan ölçümlerde omurilik kanalının ön arka çapının 11,5 milimetre olması gerekir. Çapın 9 milimetre altında olması durumunda omurilik kanal darlığı tanısı konulur.

BACAKLARDA DUYU KAYBI GÖZLEMLENEBİLİR

Hastalıkta elde edilen benzer bulgular bacaklardaki damarsal hastalıklara bağlı olabilir. Aynı zamanda omurga kanalı darlığı ile benzer sonuçlara neden olduğu için bu rahatsızlıkla karıştırılabilir. Damar hastalığı olanlarda ağrılar kramp şeklinde, devamlı ve ayak bileğinden yukarıya doğru yayılır. Duyu kaybı bacaklarda çorap şeklinde yani distal bir yerleşim gösterir. Her iki hastalıkta da bu belirtiler birlikte bulunabilir. Bu sebeple ayırıcı tanı için doppler incelemesine başvurulmalıdır.

Bel fıtığı ile bel kanal daralması birbirinden farklı hastalıklardır.

Bel fıtığında bacağa giden sağ veya sol tek bir sinir sıkışırken, bel kanalı daralmasında bacağa giden tüm sinirler birden sıkışır. Bu sebeple genellikle her iki bacakta birden uyuşma olur. Bel fıtığında bacak ağrısı ön planda iken, kanal daralmasında bacaklarda uyuşma ve yürüme mesafesinde kısalma ön plandadır. Bel fıtığı daha çok genç ve orta yaşlarda, kanal daralması ileri yaşlarda görülür. Kanal daralmasında dinlenirken hasta tamamen normal hisseder, oysa bel fıtığında ağrı istirahatte ve hatta gece bile devam eder.

Kanal daralmasının en dramatik yönü ise tablonun genellikle ilerleyici olmasıdır.  Hastalar önceden camiye-pazara hiç durmadan yürüyordum. Şimdi ise varana kadar 4-5 defa oturup dinlenmek zorunda kalıyorum derler. Hiç durmadan tek seferde yürüme mesafeleri her geçen gün kısalır ve ilerlemiş vakalarda ev içinde yürürken bile bacakları uyuşmaya başlar. Her ne kadar ilaç tedavisi ve fizik tedavi uygulanabilse de bu tabloyu geçici olarak biraz düzeltebilir ama gidişatı değiştirmez. Yapılması gereken ameliyat ile kanalın genişletilmesi ve sinirlerin rahatlatılmasıdır.

Tanı öncelikle detaylı bir nörolojik muayene ve sonrasında bel MR incelemesi ile konulur.  Tüm bulgular şikâyetlerle örtüşmek zorundadır. Bacak damarlarında daralma da benzer şikayetleri ortaya çıkarabilir. Bu durumda hastalıkları birbirinden ayırt etmek için kalp-damar cerrahisi uzmanından yardım alınabilir. Bel kanalı daralmasında farklı ameliyat teknikleri uygulanabilir. Uygun vakalarda sadece kanalı daraltan kalınlaşmış kemik ve ligamanların tıraşlanması yeterli olacaktır. Bu vakalarda bele halk arasında platin denilen enstrumanların takılmasına gerek olmayabilir. Ancak ilerlemiş ve birden fazla mesafede darlığı olan hastalarda bu tıraşlama işleminden sonra belin yük taşıma kapasitesi ve mukavemeti bozulabilir. İlerleyen dönemlerde bel omurlarının dizilinde bozulmaya yani kaymaya neden olabilir.  Bunu engellemek amacıyla belin desteklenmesi için platin takılması gerekebilir. Bel kanal daralması ameliyatları oldukça yüz güldürücü ameliyatlardır. Hastaların çoğu ameliyat sonrası bacaklarının rahatladığını ve hafiflediğini, yürüme mesafesinin uzar” dedi.

2016 © Copyright - Medikar Hastanesi

Karabük Nöbetçi Eczaneler     -     Acil        4447078

btnimage