dsc_558

 

Özel Medikar Hastanesi hem sağlıkta hem de diğer hizmet birimlerinde kaliteyi artırmak için eğitimlerine aralıksız sürdürüyor.

Doğal afetlerden, sağlığa kadar İş sağlığı ve güvenliği uzmanı tarafından verilen eğitimler hastanemizin 8. Katındaki toplantı salonumuzda slayt gösterimi ile personelimiz bilgilendiriliyor.

İş sağlığı ve güvenliği uzmanımız Hidayet Yeniaydın eğitimimizin amacı  ” katılımcıların iş sağlığı ve güvenliği konularına farklı bir pencereden bakmalarını sağlamak ve yasal bilgilendirme yaparak, çalışanlara iş güvenliği kültürü oluşturmak “ dedi.

 

dsc_59

 

dsc_553

dsc_559

dt-metin-cingoz

Özel Medikar Hastanesi Diş Hekimi Metin Cingöz, Diş bölümü olarak birçok ilklere imza attıklarını belirtti.

Diş Hekimi Cingöz Diş tedavilerinin ameliyathane şartlarında uyutularak yapılabildiğini biliyor muydunuz? “Hastanemizde tam teşekküllü ameliyathanemiz mevcut olup sedasyon ve genel anestezi ile hastalarımız hiçbir acı hissetmeden cerrahi (diş çekimi, diş eti tedavisi, implant, kemik grefti, kemik kisti vb.) ve cerrahi olmayan (diş dolgusu, kanal tedavisi vb.) tedaviler uygulanmaktadır.

Sedasyon ya da Genel Anestezi ile Diş Tedavisi Yapılabilecek Hastalar;

-İkna yoluyla tedavisi yapılamayan çocuklar.

– Gelişim geriliği olan çocuk veya erişkinler.

– Diş tedavisi fobisi olan erişkin hastalar.

– Öğürme(bulantı) refleksi olan hastalar.

– Genel anestezi gerektiren cerrahi girişimler (kemik grefti, kemik kisti vb.)

– Lokal anestezi ile tek seansta yapılması mümkün olmayan birçok cerrahi işlemin kısa sürede (2-3 saat) genel anestezi altında yapılmasını isteyen hasta grubu.

* SEVKLİ GELEN VE %40 YA DA ÜZERİ ENGELLİ RAPORU OLAN VATANDAŞLARIMIZIN BU UYGULAMADAN AVANTAJLI YARARLANDIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ? “ dedi.

dr-vedat-ozturk

Özel Medikar Hastanesi Genel Cerrahi uzmanı Op. Dr. Vedat Öztürk kanser cerrahi konusunda bilgiler verdi.

Op.Dr. Vedat Öztürk” Kanser ameliyatlarının (cerrahisi) diğer ameliyatlardan en belirgin farkı tümörün nüks etmemesi için tümöre mümkün olduğunca dokunmadan, delmeden ve özellikle küratif (tedavi edici) kanser ameliyatlarında daima etrafta mutlaka sağlıklı doku kazanılarak tümörlü dokunun lenf bezleri ve etkilediği tüm yandaş organlar ile birlikte eksiksiz olarak çıkartılmasıdır. Buda cerrahın tüm çevre dokulara hakimiyetini ve bir sorun olduğu zaman çalıştığı bölgedeki tüm dokularda gelişen sorunları düzeltebilme yetisi olmalıdır. Kanser cerrahı seçimi sağlınıza kavuşmanız , geçireceğiniz ameliyatın başarısı ve kanserin nüks etmemesi açısından büyük önem taşır. Hasta kendisini en rahat hissettiği ve bu konuda deneyimi olduğu bilinen cerrahı seçmelidir. Size olumlu yaklaşan, güven veren, sorularınızı açık ve net bir şekilde yanıtlayabilen yani manevi açıdan sizi ameliyata en iyi hazırlayan kanser cerrahı ile yola çıkmak daha olumlu bir sonuç getirecektir. Unutmamak gerekir ki, cerrahi operasyon veya ameliyat aşamasına gelen bir rahatsızlıkta artık önemli olan hastalıktan çok, çözümü yaratacak yani ameliyatı yapacak doğru kanser cerrahını bulup bulmadığınızdır.

Kanser ameliyatları kaç tiptir?

Koruyucu (profilaktik) kanser ameliyatları

Tanısal (diagnostik) kanser ameliyatları

Evreleme amaçlı kanser ameliyatları

Tedavi edici (küratif) kanser ameliyatları

Tümör hacmini azaltan (debulking) kanser ameliyatları

Geçici çözüm sağlayan (palyatif) kanser ameliyatları

Destekleyici (suportif) kanser ameliyatları

Doku bütünlüğünü sağlamaya yönelik (rekonstrüktif) kanser ameliyatları

Koruyucu kanser ameliyatı (cerrahisi) ne demektir?

Bir dokunun kansere dönüşmesini önlemek amacı ile vücuttan uzaklaştırılması işlemine ‘koruyucu (profilaktik) kanser ameliyatı’ adı verilir. Bazı kadınlarda kalıtımsal olarak (BRCA1 veya BRCA2 geni nedeniyle) meme kanserine karşı yüksek risk bulunur ve bu nedenle bu kişilere koruyucu amaçlı memenin alınması işlemi veya ‘profilaktik mastektomi’ önerilebilir.

Tanısal kanser ameliyatı (cerrahisi) ne demektir?

Tanısal (diagnostik) kanser ameliyatının ana amacı dokudan bir örnek alarak patoloji tetkiki yapmaktır. Cerrahi olarak bir meme tümörünün çıkartılması ve patoloji tetkiki yapılması buna örnektir. Dokunun bir kısmı alınarak (insizyonel biopsi) veya dokunun tamamı alınarak (eksizyonel biopsi) tanı konulabilir. Günümüzde, ameliyat öncesinde ince iğne biopsisi, kalın iğne biopsisi, endoskopik biopsi vb. yöntemlerle bu tür örneklerin alınması daha yaygın olarak tercih edilmektedir.

Evreleme amaçlı kanser ameliyatı (cerrahisi) ne demektir?

Geçmiş yıllarda evreleme laparotomisi adı verilen teknikle karın açılarak kanserin hangi evrede olduğu anlaşılmaya çalışılırdı. Ancak, günümüzde ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans (MR) gibi ileri araştırma yöntemleri ile bu tür bir ameliyat daha seyrek olarak tercih edilmektedir. Bunun yerine günümüzde tanısal laparoskopi adı verilen teknikle karın boşluğuna sıklıkla tek bir delikten girilerek bir teleskop ile karın boşluğu incelenebilmekte ve ek bir delikten de girilerek doku örneği alınabilmektedir. Evre 1 ile 4 arasında evrelendirme yapılır, 1. evre başlangıç aşamasında ve 4. evre yayılmış tümör anlamına gelir.

Tedavi edici (küratif) kanser ameliyatı (cerrahisi) ne demektir?

Tedavi edici (küratif) kanser ameliyatı (cerrahisi) ile kast edilen tüm tümör dokusunun güvenli bir şekilde vücuttan uzaklaştırılmasıdır. Bu tür tedavi edici (küratif) kanser ameliyatı sonrasında (adjuvan) veya öncesinde (neoadjuvan) ek olarak kanser ilacı tedavisi (kemoterapi) veya ışın tedavisi (radyoterapi) gerekebilir. Bazen ameliyat sırasında da ışın tedavisi (radyoterapi) uygulanabilir.

Tedavi edici (küratif) kanser ameliyatlarının (cerrahisi) başarısı nasıldır?

Tedavi edici (küratif) kanser ameliyatlarının (cerrahisi) dünya genelinde deneyimli kanser cerrahlarının elinde yapılması halinde, geniş serilerde gayet yüz güldürücü sonuçlar verdiği görülmektedir.

Tümör hacmini azaltan (debulking) kanser ameliyatı (cerrahisi) ne demektir? Büyük ve hacimli kanser dokusu bulunması durumunda çevre organlara zarar vermemek için tümörün tamamı değil de bir kısmı veya büyük bölümü çıkartılabilir, işte bu duruma tümör hacmini azaltan (debulking) kanser ameliyatı (cerrahisi) adı verilmektedir. Daha sonra hastaya kanser ilacı tedavisi (kemoterapi) veya ışın tedavisi (radyoterapi) uygulanarak tümörün çapı ve hacmi küçültülmeye gayret edilir ve bu ek tedaviler sonrasında hastaya şartlar uygun olursa tedavi edici (küratif) kanser ameliyatı (cerrahisi) planlanabilir.

Destekleyici (suportif) kanser ameliyatı ne demektir?

Hastaya kanser ilacı tedavisi (kemoterapi) uygulanabilmesi için damar yolu gerekir ve sürekli aynı kol damarlarının kullanılması ve zedelenmesi nedeniyle belirli bir süre sonra uygulanabilecek uygun damar bulunamayabilir. Bu nedenle hastaların damarlarına rahat ulaşılabilmesi amacı ile sıklıkla göğüs üzerinden ana damarlardan birine uzun süreli (3-6 ay) kalabilecek özel damar yolu (port, venöz akses) takılabilir.

Doku bütünlüğünü sağlamaya yönelik (rekonstrüktif) kanser ameliyatı ne demektir?

Meme kanserinde memenin alınması gündeme gelirse bir silikon protez veya karın kası ile (Tram flep) yeni bir meme oluşturulması işlemi, baş-boyun ve ağız boşluğu tümörlerinde eksilen dokunun yerine bir protez konulması işlemi, doku bütünlüğünü sağlamaya yönelik (rekonstrüktif) kanser ameliyatına bir örnektir.

emre-hayirci

Diyabette göz sorunları nelerdir?

Diyabette göz sorunları gelip geçici görme bozukluklarından, çift görmeye, kalıcı görme kaybına kadar geniş bir yelpazede yer alır.

Gelip geçici görme bozuklukları kan şekerindeki dalgalanmalara bağlıdır. Gözün kırıcılığındaki bu değişiklikleri kişi gözlük numarasındaki değişiklikler olarak yaşar. Kan şekeri oldukça düzensiz giden bir hastada yoluna girdiğinde veya tam tersine düzenli giden bir hastada kan şeker ayarında ciddi bozulmalar olduğunda görülebilir. Hasta ya panik halindedir. Artık uzağı yakın gözlüğümle görebiliyorum, gözlüğüm yetmiyor gibi şikayetlerle gelir. Ya da mutludur, gözlüksüz görmeye başladım diye anlatır ve kişiye kan şekeri düzensiz gitmeye başladıysa bunun hiçte iyi bir haber olmadığını anlatmakta zorlanırız. Her iki halde de kan şekeri yoluna girip bir süre böyle seyrettikten sonra yeni gözlük reçetesi vermeyi her zaman tercih ederiz.

Diyabetlilerde katarakta da daha sık ve daha erken yaşlarda rastlıyoruz. Ancak hastanın görmesini etkileyecek başkaca bir göz sorunu yoksa son derece başarıyla gerçekleştirilen katarakt ameliyatı sonrasında hasta iyi bir görmeye sahip olmaktadır.

Diyabetli hastada en sık karşılaşılan göz sorunu tıp dilindeki adıyla “diyabetik retinopati”dir. Diyabetik retinopati günümüzde gelişmiş ülkelerde dahi 20-65 yaş grubunda önde gelen körlük nedenlerindendir.

Diyabetik retinopati nedir?

Diyabete bağlı olarak göz duvarının en içteki tabakası olan ve de görme hücrelerinin yeraldığı ağ tabakanın “retina” hasarıdır.

Diyabetik retinopatiyi tek başına bir göz hastalığı olarak düşünürsek hata yaparız. Diyabetik retinopati vücutta kanlanması olan hemen tüm organları etkileyen diyabetin gözdeki bulgusudur. Ağ tabakada küçük damarlardaki tıkanıklıklar ve damar duvarı geçirgenliğinin artması sonucu beslenme bozukluğu gelişir. Bu beslenme bozukluğunun ağırlığına ve yaygınlığına bağlı olarak hastanın görmesi de etkilenir.

Diyabetik retinopatide ağ tabakadaki kanamalar, sızıntılar ve diğer değişiklikler tek tek değil bir bütün olarak değerlendirilir ve evre ile ifade edilir. Diyabetik retinopati başlıca iki evreye ayrılır. Daha erken evre olan nonproliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve de daha ileri evre olan proliferatif diyabetik retinopati (PDR). Bunlar da kendi içlerinde sınıflandırılmaktadır.

Bu iki evre arasındaki en önemli fark nonproliferatif evrede kanamalar, sızıntılar göz duvarında ağ tabakanın içerisindedir. Ağ tabakanın beslenme bozukluğu daha da arttığında bunu kompanse etmek için anormal damar oluşumları yani proliferasyonlar gelişir, artık proliferatif diyabetik retinopati ortaya çıkmıştır. Değişiklikler sadece ağ tabaka içinde sınırlı değildir. Göz küresinin içine doğru uzanırlar. Bu anormal, yeni damarlar normal damar yapısında değildirler, dolayısıyla hem daha çok sızdırırlar hem de göz boşluğuna kanamaya meyillidirler.

Her iki evrede de ortaya çıkabilen sarı noktadaki (maküla) değişikliklere diyabetik makülopati adı verilir. Diyabetik makülopatide kendi içinde ağırlığına göre sınıflandırılır. Burada damarlardan sızıntı sonucu gelişen klinik olarak belirgin maküla ödemi henüz nonproliferatif diyabetik retinopati evresinde dahi görme bozukluğuna yol açar.

Diyabetik retinopati ne gibi şikayetlere yol açar?

Diyabetik retinopati en erken evrelerde hiçbir şikayete yolaçmaz. Hatta ileri evrelere kadar hastanın görme şikayeti olmayabilir veya görme kaybı yavaş yavaş ilerlediğinden kişi günlük yaşamını etkileyecek derecede görme bozukluğu gelişene kadar farkına varmayabilir. 

Hastaların doktora başvuru şikayetleri genellikle görme bulanıklığı, ani görme kaybı, gözünün önünde uçuşmalardır. Bir şeyi çok net vurgulamamız lazım, görmeyi etkileyecek derecede diyabetik retinopati bugünden yarına gelişmez. Düzenli göz dibi takibi yaptırmayan hastalar doktora gözlerim çok iyiydi birdenbire görmem azaldı diye gelebiliyorlar. Halbuki o görme kaybı gelişmeden yıllar öncesinden göz muayeneleri yapılsa kendilerine gözdibinde diyabetik retinopati geliştiği söylenecektir. Zaten diyabetlilerde göz muayenesinin amacı hastanın şikayetleri ortaya çıkmadan diyabetik retinopatinin saptanması ve görmeyi tehdit edecek hale geldiğinde müdahale edilerek görme kaybının engellenmesidir. Fakat burada en az düzenli aralıklarla göz muayenesi kadar önemli olan hastada kan şekerinin düzenli gitmesi, kan basıncının normal sınırlarda seyretmesidir. Çünkü ağ tabakadaki damarlar vücuttaki damar sisteminin bir parçasıdırlar, dolayısıyla diyabetli bir kişide gözdeki bu bozukluğu tek başına bir göz hastalığı olarak düşünemeyiz.

Kimler diyabetik retinopati açısından risk altındadır?

Diyabetik retinopati ister tip 1 ister tip 2 diyabetli olsun her diyabetli de ortaya çıkabilir. Diyabetik süresi uzadıkça diyabetik retinopati görülme riski de artar. Diyabet süresi 15 yıl üzerinde olanların yaklaşık %75’inde, yani 4 hastadan 3’ünde diyabetik retinopati saptanır.

Diyabetik retinopati açısından diyabet süresinin yanı sıra glisemik kontrol, hipertansiyon, kan yağlarının yüksekliği, böbrek bozukluğunun (diyabetik nefropati) varlığı, gebelik diğer risk faktörlerindendir.

Diyabetik retinopati önlenebilir mi?

Diyabetik retinopatinin gelişiminin veya varlığında ilerlemesinin önlenmesi için uzun yıllardır araştırmalar sürdürülmektedir. Umut verici çalışmalar olsa da henüz bu amaçla kullanılabilecek kesin önleyici bir ilaç tedavisi yoktur. Ancak diyabetik retinopatiye bağlı görme kaybını erken tanı, düzenli takip ve de kan şekeri kontrolünün sağlanması ile önlemek mümkündür. Kan şekeri kontrolünün hem tip 1 diyabetli hem de tip 2 diyabetlilerde diyabetik retinopatinin gelişiminin geciktirilmesi ve erken evrelerde ilerlemesinin yavaşlatılmasında etkili olduğu uluslararası, çok merkezli büyük çaptaki çalışmalarla tartışmasız bir şekilde gösterilmiştir.

Diyabetli hastalarda göz muayenesi ne zaman ve hangi sıklıkta yapılmalıdır?

Diyabetik retinopati diyabetin uzun dönem organ hasarlarındandır. Gözdibinde ilk lezyonlar diyabet başlangıcından yaklaşık 5 yıl sonra görülmeye başlar. Ancak tip 2 diyabet sinsi başlangıçlı olduğundan hastada diyabet başlangıcı tanı konmasından yıllar öncesidir. Bu nedenle tip 2 diyabetli hastalarda tanı konduğunda ilk göz muayenesinin yapılması gerekmektedir. Çeşitli çalışmalarda değişse de, yeni tanı konan tip 2 diyabetli hastaların %20’sinde diyabetik retinopati saptanabilmektedir.

Tip 1 diyabet ise özellikle çocukluk çağında gürültülü başlar, dolayısıyla sıklıkla diyabet tanısı da hastalık yeni başladığında konulmaktadır. Bu nedenle tip 1 diyabetlilerde ilk göz muayenesinin zamanlaması ile ilgili olarak farklı görüşler vardır. Genel olarak, 10 yaşın üstündekilerde tanı konduğundan itibaren ilk 5 yıl içerisinde ilk göz muayenesinin yapılması önerilmektedir.

Hastanın hiçbir şikayeti yoksa da yılda bir kez gözdibi muayenesi tekrarlanmalıdır. Diyabetik retinopati saptananlarda ya da gebelik gibi özel durumlarda takip aralığı daha kısadır.

Gözdibi muayenesinde ışık kaynağı ve özel lenslerle küre şeklindeki gözün iç duvarı, yani ağ tabaka incelenir. Gözbebeği ışıkta ufaldığından hastanın gözüne gözbebeğini genişletici bir damla damlatılarak gözdibinde daha geniş bir alanın incelenmesi sağlanır. Gerektiğinde ek testler uygulanır.

Diyabetik retinopatinin tedavisi nasıl yapılır?

Diyabetik retinopatide ortaya çıkmış damar bozukluklarını iyileştirmeye yönelik ilaç tedavisi henüz mümkün değildir. Ancak gözdibinde ağ tabakasının keskin görmemizi sağlayan maküla-sarı nokta bölgesinde görmeyi tehdit edecek derecede sıvı birikiminde damarlardan sızıntıyı ve buradaki sıvıyı azaltmak veya ağ tabakada anormal damarlar geliştiğinde bu damarların gerilemesini sağlamak amacıyla laser tedavisi yapılmaktadır.

Ayrıca son yıllarda göziçine enjekte edilebilen anormal damarların gelişimini ve sızıntıları baskılayıcı ilaçlarla görme kaybı yaşıyan hastalarda görme artışı elde edilebilmektedir.

Proliferatif diyabetik retinopatinin daha geç evrelerinde göz boşluğuna kanama olupta geri çekilmediğinde veya bağ dokusu gelişip ağ tabaka üzerinde çekintiler yapması gibi durumlarda ise bunları temizlemek için vitrektomi ameliyatı uygulanmaktadır.

SONUÇ OLARAK, diyabetik retinopatiye bağlı görme kaybı erken tanı, zamanında müdahale ile önlenebilir.

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Emre HAYIRCI

dsc_3780

Özel Medikar Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Op. Dr. Şakir Polay Gebelik öncesi özellikle de anne adayının geçmişinde düşük hikayesi varsa mutlaka tiroit fonksiyon testleri yapılmalarını tavsiye ederek”Çarpıntı, sinirlilik, iştahsızlık veya kilo artışı, yorgunluk, üşüme gibi birçok belirtisi olan tiroit hastalıkları erkeklere oranla kadınlarda daha fazla görülür. Tiroit bezinin az çalışması başta kısırlık olmak üzere vücutta pek çok olumsuz etkiye neden olabilir.  Guatr, tiroit bezinin fazla büyümesi durumunda oluşan bir hastalıktır. Bu durum iyot alımı eksikliğinde oluşabilmekte ve iyotlu tuz kullanımında normale dönebilmektedir. Bu hastalık ortaya çıktığında iyot desteği ile normale dönüş sağlanabilmektedir. Bu arada sadece iyot eksikliğine bağlı olmayan guatr durumları da söz konusudur. Tiroit bezinde oluşabilecek kitleler veya çeşitli sebepler ile tiroit bezinin büyümesi guatra sebep olabilir. Hipotiroidi yani tiroitlerin az çalışması; otoimmun yani vücudun iç dinamiklerinden kaynaklı olarak tiroit bezinin zarar görmesidir. Bu sebeple bezin zarar görmesi; çalışma kapasitesini düşürür ve az çalışmasına sebep olur. Otoimmun sebepler vücudun kendi dokularına karşı yabancılaşması ve bağışıklık sisteminin tiroit bezini yok etmeye çalışmasıdır.

ANNE KARNINDAKİ BEBEĞİ DE ETKİLER!

Tek başına tiroit hastalığı gebeliğe engel olur denemez fakat herhangi bir kısırlık sebebi mevcut ise tiroit bu durumda gebeliğe olumsuz etki edebilir. Hipotiroidi; genç kızlığa geçiş, hamilelik ve menopoz dönemleri gibi kadınların hormonal dengesinin bozuk olduğu zamanlarda aktif hale gelebilmekte ve hızlı ilerleyebilmektedir. Bu durum birçok organın çalışmasını etkilediği gibi rahim ve yumurtalıkları da olumsuz etkileyebilmektedir. Hipotiroidi olan kadınlarda gebelik zor gerçekleşmektedir. Gebe kalındığı durumlarda düşük ihtimali de artmaktadır. Tiroit hormonu eksikliği anne karnındaki bebeğin zeka ve fiziki gelişimini de olumsuz etkilemektedir. Gerekli hormon tedavisi başlanarak tiroit problemini çözmek mümkündür ve gebeliğe engel olmaktan çıkarılmaktadır.

HORMON TEDAVİSİYLE DÜŞÜK RİSKİ DAHA DÜŞÜK SEVİYELERE ÇEKİLEBİLİR

Sorunlu gebeliklerde veya kısırlık tedavisi gören kişilerde düşüklerin sebebi olarak değerlendirilebilir. Bu durumda hormon tedavisi planlayarak vücuda olan olumsuz etkileri ve tiroide bağlı düşük yapma riski azaltır. İnfertilite tedavisi gören hastaların tiroit testlerine bakmak ve gerekiyor ise tedavi başlanarak kontrol altına almak infertilite tedavisinin sonucuna olumlu katkı sağlar. Normal şartlar altında gebelik düşünen kadınların hormonlarına bakılıp, tiroit problemi olup olmadığı değerlendirilmeli ve tedavi sırasında vücudun diğer organlarına da olumsuz bir etki yapması engellenmelidir.” dedi.

ortopedi-selim-arlas

Özel Medikar Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Op.Dr. Selim Kamil Barlas bir çok özürlülük önlenebilir nitelikte olduğunu belirterek: Özürlülüğün önlenmesindeki en önemli faktör de toplumun bilgi ve bilinç düzeyinin yükseltilmesidir. Bu nedenle özürlülükle ilgili; beslenme, gerekli vitamin kullanımı, enfeksiyon hastalıklarına karşı aşılama gibi koruyucu önlemler konusunda yapılacak toplumu bilgilendirici kampanyaların büyük önemi bulunmaktadır.

A-Doğum Öncesi Nedenlerin Önlenmesi ;

a- Kalıtsal Hastalıklar: Özellikle kalıtsal hastalıkları olan akrabalar arasındaki evlilikler sonucu görülür. Bu nedenle akraba evliliğin yapılmaması ya da genetik danışmanlık alınması gerekir.

b- Kan Uyuşmazlığı: Annenin Rh(-), babanın Rh(+) olması durumunda olur. Mutlaka gebelik takibi yapılmalıdır.

c- Riskli Gebelikler : Anne yaşının 18’den küçük, 35’den büyük olması, 2 yıldan daha az doğum aralığı, 4’den fazla çocuk sahibi olma, Şeker-Tansiyon-Kalp-Böbrek-Kan hastalıkları gibi sistemik bir hastalığa sahip olma ve daha önce düşük doğum yapmış olmak riskli gebelikler grubuna girmektedir. Özürlü çocuk doğma riski artacağından bu durumlar göz önünde bulundurulmalıdır. Bütün bu nedenlerin önlenebilmesi için aşağıdaki önerilere uyulması son derece önemlidir:

    Gebelik takibinin düzenli yapılması,

    Annenin düzenli kontrollere gitmesi (Kan grubu tayini, RH Uyuşmazlığının tespiti, Tetanoz aşısı yaptırma, annenin vitamin ve mineral açısından desteklenmesi vs.).

    Özellikle anne adaylarının bilgilendirileceği 1. basamak koruyucu sağlık hizmetlerinin verilmesi (sigara-alkol kullanmanın, radyasyon almanın gebelik için risk oluşturacağı, yakın akraba evliliklerin özür oluşturabileceği konusunda anne adaylarına ya da ailelere yeteri ölçüde bilgi verilmesi)

    Gebelik esnasında annenin gerektiği gibi beslenmesi,

    Annenin sinirsel sıkıntılara maruz kalmaması

    -Hamilelikte ateşli, iltihabi, veya döküntülü hastalık geçirmemesi,

    Hamilelik süresince kanamalar geçirmemesi,

    Doktora danışmadan ilaç kullanmama,

    Kazalara, travmalara maruz kalmama,

    Annenin röntgen filmi çektirmemesi gerekmektedir.

B- Doğum Sırasındaki Nedenlerin Önlenmesi Doğumun mutlaka konunun uzmanları tarafından yaptırılması ve hastane şartlarında gerçekleştirilmesi son derece önemlidir.

C- Doğum Sonrasındaki Nedenlerin Önlenmesi     Doktor tavsiyesi olmadan bebeğe sütle geçen ilaç kullanılmaması     Bebekte yüksek ateş, havale görülmesinde ateşin bilinen en basit yöntemlerle düşürülerek en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması     Kafa travmaları, kazalardan çocuğun korunması,     Yeni doğan bebekte görülen sarılıkta zaman kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması,     Bebeklik ve çocukluk dönemi boyunca yapılması gerekli olan aşıların mutlaka zamanında yaptırılması,     Trafik kazaları konusunda dikkat edilmesi ve gerekli önlemlerin alınması,     Ev kazaları, Ev ortamının sakatlığa yol açmayacak şekilde düzenlenmesi, Evdeki soba, ocak, fırın ve tüp gazı gibi araçlara korunma yapmadan yakılmaması,     İş kazaları, İş yerinde çalışan işçilerin sağlığının daha özenle takip edilmesi, İş kazalarının azaltılması için çalışanların konu ile ilgili hizmet içi eğitim almalarının sağlanması, Makine, alet gibi teçhizatların düzenli ve periyodik olarak bakımlarının yapıldığından emin olunması,     Spor yaralanmalarının önlenmesi için önceden sağlık kontrolü ile spora uygunluğun değerlendirilmesi, uygun giysi, ayakkabı ve ekipmanın kullanılması ve doğru zeminlerde spor yapılması,     Ateşli silahların kullanılmaması konusunda çocuk ve erişkinlerin eğitimi ve askeri alan olarak kullanılmış sahalara girilmemesi, açık alanlarda bulunan şüpheli cisimlerden uzak durulması,     Yangın, deprem ve su baskınlarında korunma ve kurtarma konusunda eğitim alınması.  Bu tür kazalar veya beklenmedik durumlarda bir uzuv (parmak, el, kol, bacak vs.) koptuğunda uzvun tekrar yerine dikilebilmesi için, kopan uzvun en kısa sürede musluk suyu, alkol gibi hiçbir sıvı ile temas ettirmeden temiz ıslak bir beze sarılarak buz dolu bir torbanın içerisine buza direkt temas ettirmeden hasta ile birlikte yada hastadan daha önce hastaneye ulaştırılması hayati önem taşımaktadır.

ds_5573

Modern tıbbi cihazları, tecrübeli, deneyimli uzman doktor  kadrosu ve personeli ile Batı  Karadeniz Bölgesi’nin en kapsamlı özel hastanesi olan Medikar Hastanesi’nde Nükleer Tıp ünitesi hizmet vermeye başladı.

Bilgi ve deneyimi ile  artık Özel Medikar Hastanesi bünyesinde Karabük ve Bölge halkına hizmet edeceğini belirten Nükleer Tıp Uzmanı Prof. Dr. İrfan Peksoy “Hastanemizde Kalp Sintigrafisi,Böbrek Sintigrafisi, Kemik Sintigrafisi ve Tiroid Sintigrafisi başta olmak üzere bütün Sintigrafik işlemler yapılabilmektedir.” dedi.

Nükleer Tıbbın hastalıkların tanı ve tedavisinde radyoaktif maddelerin kullanılması olduğunu belirten Prof Dr. Peksoy” Kalp Sintigrafisi (Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi) sayesinde kalp krizi geçirme riski olan hastalarda erken ve kolay tanı imkanı sağladıklarını vurgulamıştır. Prof.Dr.İrfan PEKSOY ayrıca Kalp sintigrafisiyle By Pass veya anjiyoplasti yapılan bir hastanın bu tedavilerden ne oranda fayda gördüğünü, anjiyografide kalp damar tıkanıklığı saptanan hastalarda hastalığın yaygınlığının ne düzeyde olduğunun tespit edilebildiğini belirtmiştir.

Prof.Dr.İrfan PEKSOY ayrıca aşağıdaki bilgileride vermiştir.

Başta akciğer,meme ve prostat kanseri olmak üzere kanser hastalarında Kemik Sintigrafisi ile kanserin kemiğe yayılıp yayılmadığını kolay ve ucuz bir şekilde tespit edebilmekteyiz. Hatta, Kemik Sintigrafisi kanserin kemik yayılımını Bilgisayar Tomografi ya da Direkt Grafiden altı ay gibi bir süreyle daha erken tespit etme şansı sağlamaktadır. Ayrıca Kemik Sintigrafisi protez ameliyatı yapılan kişilerde ameliyat bölgesinde enfeksiyon ya da gevşeme olup olmadığını gösterebilmektedir.

Böbrek Sintigrafisinde ; Böbreklerde tıkayıcı hastalık olup olmadığını, idrar yollarının tıkanıp tıkanmadığını,ameliyatlara gerek olup olmadığını öğrenebiliriz.Ayrıca özellikle kız çocuklarında tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarında böbreklerde enfeksiyon ya da hasar olup olmadığını da tespit edebilmekteyiz.

Karadeniz bölgesinin yaygın hastalıklarından birisi olan guatrın tanısında Tiroid Sintigrafisini kullanmaktayız.Özellikle zehirli guatrda ve nodüler guatrda tiroid sintigrafisinin katkısı bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra Akciğer Perfüzyon Sintigrafisi, Akciğer Ventilasyon Sintigrafisi, Tüm Vücut Kemik Sintigrafisi, Paratiroid Sintigrafisi,  Gastroözefajiyal Reflü Çalışması, Mekkel  Divertikülü sintigrafisi,Tükrük Bezi Sintigrafisi çekilebilmektedir. Ayrıca ayaktan zehirli guatrın tedavisi yapılabilmektedir.

Prof.Dr.İrfan PEKSOY “saydığımız hizmetler sayesinde artık hastalarımızın büyük kentlere gitmesinin önüne geçmiş olacağız” dedi.

dsc_557

Çocuk hastalıkları uzmanı Dr. Ramazan Öztürk  çocuklarda ishal ve mide bulantısı şikayetlerinde son günlerde belirgin artış olduğunu belirterek “ Havaların soğumasıyla birlikte okul ve kreş hastalıklarının yaygınlaşmasının etkili rol oynamaktadır. Halk arasında “mide gribi” (Viral Gastroenterit)olarak da bilinen bu şikayetlere nörovirüsler neden oluyor.  Çocukluk çağı akut ishallerin büyük kısmından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde virüsler, az gelişmiş ülkelerde ise bakteriler sorumludur. En sık viral etkenler rotavirüs, adenovirüs, enterovirüs ve nörovirüslerdir.

3-24 aylık dönemde yaygın görülüyor

Okullarda ve kreşlerde son günlerde yaygın olarak rota ve adenovirüse bağlı kusma-ishal şikâyetlerinde artış gözlenmektedir. İshal sıklıkla 3-24 aylık dönemdeki çocuklarda görülmektedir. Süresinin 5 gün ya da daha kısa olması akut ishal olarak tanımlanır. Mikropların en önemli bulaş şekli dışkı-ağız yoludur. Enfekte yiyecekler, içecekler ve her türlü materyalin mide–bağırsak kanalına ulaşması ishale neden olabilir.

Yetişkinlere de bulaşabiliyor

İshale neden olan virüsle enfekte olan çocuklarda kusma ardından kötü kokulu ishal gözlenmektedir. Evde yetişkinlere de bulaşıp çocuklardan yaklaşık 10 gün sonra erişkinleri de etkilemektedir. Dünya Sağlık Örgütü, ishali 24 saatte üçten fazla sulu dışkılama veya sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde ise her zamankinden yani günde 6-8’den fazla sulu dışkılama olarak tanımlanmaktadır.

İshalle birlikte kusma ve ateş de görülüyor

İshal nedeni ile hastaneye başvuran çocuklara doğru teşhis konulması ve tedavinin uygulanması için doktorlar bazı sorular sormaktadır. Çocuğunuzun yaşı, ishal süresi, günlük dışkı sayısı, dışkı miktarı ve karakteri yani kan ya da mukus içermesi, günlük kusma sayısı ve içeriği, en son idrar yaptığı zaman, en son aldığı sıvılar ve besinler, susuzluk durumu, hastalık öncesi tartısı, vücut ısısı, uykuya eğilim olup olmadığına mutlaka dikkat edilmelidir. İshal tablosuna kusma, ateş, karın ağrısı ve karında şişliğin eşlik ettiği unutulmamalıdır.

Vücutta sıvı kaybının artması tehlikeli

İshalli çocuklarda en önemli sorun, dışkı sayısının artması ve kusma ile ağızdan beslenmenin yetersiz olması sonucu gelişen vücuttaki sıvı kaybı yani dehidratasyon tablosudur. Ateşin de tabloya eklenmesi ile vücuttaki sıvı kaybı artar. Hafif–orta dehidratasyon bulguları bebeklerde %5–10, çocuklarda %3–6 vücut ağırlığı kaybıyla ortaya çıkar.

Sıvı kaybı olmayan çocuklara evde ishal tedavisi için 7 öneri

1) Sıvı tüketimi isteği fazla olan çocuklara alabildiğince ama yavaş olarak sıvı gıda verilmelidir.

2) Çocuk kusarsa 10 dakika beklenmeli, sonra tekrar daha yavaş olarak sıvı verilmelidir.

3) Beslenme sürdürülmeli, anne sütü alan bebeklerde emzirilme sıklığı arttırılmalı, anne sütü almayan bebeklerde ise her zaman aldığı mamasına devam edilmelidir.

4) 6 aydan büyük, ek gıda başlanan çocuklara kısa aralıklarla enerjiden zengin ve protein içeren yiyecekler püre olarak hazırlanmalı ve taze olarak verilmelidir.

5) Pirinç, pirinçli karışımlar, tahıllar, patates ve yoğurt tüketimi ishalli çocuğun beslenme durumunu dengeler, ishal süresini azaltır.

6) Çocuğa çinko desteği verilmelidir. Dünya Sağlık Örgütü 5 yaş altı ishal vakalarında çinko desteği önermektedir. Doktor önerisiyle 6 aya kadar günde 10 mg, 10-14 gün; 6 ay ve üzeri ise günde 20 mg 10-14 gün kullanılmalıdır.

7) Çocuk evde yakından izlenmelidir. Bu süreçte, çocuğun fazla sayıda ve daha sulu dışkı yapıp yapmadığı, kusma sıklığı, normal emme ve su içmesinde azalma, göz küresinde çökme, kendisini hasta hissetmesi, ateşinin yüksek olması ve dışkıda kan olup olmadığı iyi takip edilmelidir.

111

Özel Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Tayfun Güngör, el bileğinde sinir sıkışması olan kişilerde, elde güçsüzlük, çabuk yorulma ve 3 parmakta karıncalanma gibi hisler olduğunu ve bu kişilerin Fizik tedavi uzmanına başvurmaları gerektiğini belirtti.

El bileğimizde, kirişlerin ve elin ana sinirlerinden birinin geçtiği tünel şeklindeki yapıya; “karpal tünel” denir. Bileği aşırı zorlamak, tekrarlayıcı hareketler yapmak, romatoid artrit, guatr ve şeker hastalığı gibi bazı hastalıklar, gebelik sırasında sıvı toplanması karpal tüneldeki basıncın ve şişmenin artmasına ve sinirin sıkışmasına yol açabilmektedir. Bu rahatsızlık; “karpal tünel sendromu” olarak adlandırılmaktadır. Bu tünelde sıkışan bu sinirin görevi  başparmak, işaret parmağı ve orta parmağın iç yüzünün tamamı ile yüzük parmağının iç yüzünün dış yarısının hissetmesini sağlamaktır.

Başlangıç döneminde ilk bulgular genellikle elde güçsüzlük, çabuk yorulma ve özellikle ilk üç parmakta karıncalanma hissidir. İlerleyen dönemlerde ağrı şiddetlenirken parmaklarda uyuşmaların başladığı görülür. Ağrı ve uyuşukluk hissi genellikle geceleri hastayı uykudan uyandıracak kadar şiddetli olabilir ve belirtiler hasta ellini salladığında ve bileğini hareket ettirdiğinde azalır.

Klinik bulgular ve hastanın şikayetleri genellikle teşhis için yeterlidir. Ancak kesin teşhis için sinir içindeki elektrik sinyallerinin taşınıp taşınmadığını gösteren EMG (elektromyografi) tetkiki de mutlaka yapılmalıdır.

El bileğinde sinir sıkışmasının tedavisine gelecek olursak; hafif ve orta düzey sıkışması olan parmaklarda güç kaybı olmayan hastalarda kanalın daha rahat pozisyonda olmasını sağlayan bileklikler verilebilir. Yine ağrı ve uyuşmaların azaltılmasına yardımcı ağrı kesici ve gabapentin gibi ilaçlar kullanılabilmektedir. Bu hasta grubunda ilaç tedavisine ek olarak fizik tedavi ile oldukça başarılı sonuçlar alabilmekteyiz. İlaç tedavisi ve fizik tedaviye cevap vermeyen hastalarda sıkışan sinire ultrason eşliğinde kortizon enjeksiyonu yapabilmekteyiz. Bu tedavilere cevap vermeyen şiddetli yakınmaları olan veya el parmaklarında güç kaybı olan hastalarda ise sinir üzerinde basıyı kaldırmayı hedef alan basit bir cerrahi işlemin yapılmasıdır.

 

Medikar hastanesi Fizik Tedavi Birimi olarak sağlıklı ve mutlu günler dileriz.

psikitri-uzm

5 Aralık Dünya Kadın Hakları günü nedeniyle Psikiyatri Uzmanımız Mustafa Tatlı Bir toplumda kadına verilen değer bütün bir toplumu etkileyecek sonuçlar doğurduğunu belirterek” Aralık tarihi ülkemizde Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Kadın hakları günü olarak özellikle 5 Aralık’ın seçilmesinin sebebi ise 1934 yılının o gününde Türkiye’ de kadınlara milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının verilmiş olmasıdır. Türkiye’de kadınlar 20 Mart 1930’da belediye seçimlerinde seçme hakkı kazandılar. 1933’te Köy Kanunu’nda muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı düzenlendi. Milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına ise 5 Aralık 1934’te yapılan anayasa değişikliğiyle kavuştular. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan Türk kadınları mecliste 18 sandalye elde ettiler. O tarihlerde Türkiye bu kanunla birçok gelişmiş medeni ülkenin ilerisinde yer almaktaydı. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı, Fransa’ da 1944, İtalya’ da 1945,  Japonya’ da 1945, Yunanistan’ da 1949, İsviçre’ de ise ancak 1971 yılında verilmiştir.

Tarihi veriler bunlarken gelelim günümüze, günümüz Türkiye’ sinde kadının yerine rakamlarla bakalım;

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından açıklanan TÜİK verilerine göre Türkiye’de okuma yazma bilmeyen kişi sayısı 2 milyon 654 bin 643 bunun, 2 milyon 205 bin 315′ i kadın, yani okuma yazma bilmeyen her 5 kişiden 4’ü kadın. Türkiye’de kadınların istihdama katılım oranı yüzde 26,6 seviyesinde ve gelişmiş ülkelerden yaklaşık 2,5 kat daha az.  Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan rapora göre, Türkiye kadınların ekonomik aktiviteye katılımı ve fırsat eşitliği bakımından 142 ülke arasında 132’inci sıradayken, işgücüne katılımda 128, eğitim fırsatları bakımından 105, satın alma gücü paritesi bakımından 126’ıncı sırada.  Türkiye’ de parlamentoda kadınların temsil oranı sadece yüzde 14,4.

Bir de ülkemizdeki kadına yönelik şiddetle ilgili verilere bakalım;

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre; Ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı %39,3’tür. Yaşamının herhangi bir döneminde cinsel şiddete maruz kalan kadınların oranı %15,3’tür. Yaşamın herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddetin birlikte yaşanma yüzdesi 41,9’dur. Yaşadıkları fiziksel şiddet sonucunda yaralanan kadınları oranı %25’tir. Yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı %48,5’tir. Şiddet yaşayan kadınların sağlık sorunları yaşama, intihar etmeyi düşünme ya da deneme olasılıkları en az iki kat artmaktadır. Her 10 kadından 1’i gebeliği sırasında fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Cinsel şiddet birçok durumda fiziksel şiddet ile birlikte yaşanmaktadır; kadınların %42’si fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Evlenmiş kadınların hayatındaki en yaygın şiddet eşlerinden gördükleri şiddettir. Kadınların %7’si çocukluklarında (15 yaşından önce) cinsel istismar yaşadıklarını belirtmişlerdir.

Kadının toplumdaki yeri sadece bireysel olarak o kadını ilgilendirmemektedir. Bir toplumda kadına verilen değer bütün bir toplumu etkileyecek sonuçlar doğurur. Çünkü kadın sadece bir birey değil aynı zamanda yeni bir nesli yetiştiren annedir. Sosyal yönden eve hapsedilmiş, ekonomik açıdan başkasına bağımlı, üretim sisteminde bir yeri olmayan,  üstüne üstlük her gün yeni bir fiziksel ya da psikolojik şiddetin mağduru olan bir kadının özgüvensiz ve kırılgan haliyle yetiştirdiği yeni bir nesil de aynı şekilde duygusal açında kırılgan ve kendisine karşı özgüvensiz olarak yetişmeye mahkûmdur. Toplumu iyileştirmeye kadını iyileştirmekten başlamalıyız.

dsc_5549

Özel Medikar Hastanesi  son teknolojiye  sahip tekno parkının yanı sıra uzman, deneyimli doktorları ile verdiği A plus sağlık hizmetiyle Karabük ve bölge halkından takdir topluyor.

Hastanemize gelen misafirlerimiz memnuniyetlerini Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi(SABİM)yazdıkları övgü dolu sözlerle dile getiriyorlar. Bu övgü dolu mesajlardan birisi ise Seda Şeker isimli misafirimiz tarafından iletildi.

Sayın Seda  Şeker’in Hastanemiz Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Şerife Bilgin YILDIRIM için SABİM’ e ilettiği ve hastanemize gelen  mesajı şu şekildedir;

 

resim

111-1-300x214

 

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Tayfun Güngör fizik tedavi ile bazı engelliliklere sahip olan kişilerin günlük yaşamı sürdürebilmesi için gerekli aktiviteleri yapabileceklerini belirtti.

 

Engellilik doğuştan veya sonradan herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yetilerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine uyamama olarak tanımlanmaktadır. Yani engellilik doğumda veya sonrasında oluşan problem sonrası kişinin günlük yaşamı sürdürebilmesi için gerekli aktiviteleri yapamaması veya zorlanmasıdır.

 

Basit bir örnekle konuyu açacak olursak omuz kemiği kırılan bir hastanın omuz hareketlerinde kısıtlılık ve ağrı gelişebilmektedir. Bu hastalık sonucu kişi kıyafetlerini giymekte, saçını taramakta, banyosunu yapmakta zorluklar yaşayabilmektedir. Kişi günlük yaşamını sürdürmekte hastalığın verdiği problem nedeniyle engelle karşılaşmaktadır. Diğer bir engel oluşturan hasta grubuysa beyin kanamaları veya tıkanıklarının neden olduğu kol ve bacaklardaki felç durumudur. Gelişen felç şiddetine göre kişinin tuvalete veya banyoya gitmesinde, kendi başına yemek yemesinde, kişisel hijyenini sağlamasında, banyo yapmasında, kıyafetlerini giyip çıkarmasında ve benzeri birçok günlük yaşamdaki aktivitelerinde engel oluşturabilmektedir. Yine serebral palsil(beyin felci) dediğimiz hastalıkta çocuklarımızda doğum esnasında veya sonrasında gelişen beyin hasarı nedeniyle kol ve bacaklarda güç kaybına ve kullanma zorluğuna neden olarak çocukların yaşıtlarına göre günlük yaşamda yapabileceği aktivitelere engel olabilmektedir.

 

Tam da yukarıda bahsi geçen, engelliğe neden olan durumlarda fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulayan birimlere çok işler düşmektedir. Biz ve bizim gibi fizik tedavi birimleri olarak kişinin potansiyelini göze alarak rehabilitasyon programı düzenlemekteyiz. Kişinin günlük yaşamında engel teşkil eden problemlerini tespit edip elektroterapi uygulamaları, botoks uygulamaları ve egzersiz tedavileri ile bu engeli aşmasında yardımcı olmaya çalışmaktayız. Kişiyi yürüme başta olma üzere günlük yaşamındaki aktivitelerinde bağımsız hale getirmeye çalışmaktayız.

 

Medikar Hastanesi Fizik Tedavi Birimi olarak engelsiz bir dünya diliyor; tüm engellilerimizin engelliler haftasını tebrik ediyoruz.

 

 

dsc_3239

AIDS DİKKAT !!

Dünya AIDS günü nedeniyle Özel Medikar Hastanesi Üroloji uzmanı. Op. Dr. Emin Coşkun AIDS   hastaların yaklaşık % 80’i erkek olup, beşte biri 50 yaş ve üstünde olduğunu belirterek”AIDS hastalığı bir virüs hastalığıdır, etkeni HIV olarak isimlendirilir. HIV bulaşan bir kişide hastalık belirtileri yıllarca çıkmayabilir fakat bazı kişilerde kısa süre içerisinde belirtiler başlayabilir. Bazı kişilerde virüsün (HIV) bulaşmasından birkaç ay sonrasında AIDS ile ilgili belirtilerin ortaya çıktığı görülebilmektedir. Zaman ilerledikçe virüs çoğalarak AIDS hastalığının tüm belirti ve bulgularının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bazı kişilerde ise virüs (HIV) kişinin vücudunda olmasına rağmen yıllarca (10 yıla kadar sürebilir) hiçbir belirti vermeyebilir.

AIDS hastalığına karşı bilinçlendirme kampanyaları, ameliyatlar ve cerrahi girişimler öncesi testler, kan bağışlamaları sonrası kan analizleri AIDS hastalığına sebep olan virüsün (HIV) daha erken dönemde tespit edilmesine yardımcı olmuştur. Bu şekilde bir çok hastaya daha erken dönemde tanı konması sağlanmıştır. AIDS hastalarında fırsatçı enfeksiyonlarla ağır pnömoni(zatüre), menenjit, ensefalit, tüberküloz enfeksiyonları gelişebilir. Erken tanı konması ile koruyucu ilaç uygulamaları enfeksiyon oranlarını azaltılabilmektedir.

AIDS HASTALIĞINDA ÜROLOJİK BELİRTİLER

Hastaya HIV enfeksiyonu tanısı konduğunda bu enfeksiyonu yeni almış veya uzun zamandır enfeksiyonu taşıyor olabilir. Hasta enfeksiyonun herhangi bir evresinde olabilir. Ateş, kilo kaybı, ishal, ağızda mantar enfeksiyonu, öksürük, nefes darlığı AIDS hastalığının ileri düzey klinik belirtileridir. Üroloji belirtiler olarak;

-Atipik ve bakteriyel olmayan enfeksiyonlar,

-Sık görülmeyen kanserler,

Böbrek sorunları ve idrar yapma sorunları olarak sayılabilir.

ÜROLOJİK BELİRTİLER ve BULGULAR

Akut enfeksiyon durumlarında ; Ateş, bitkinlik, lenf bezi şişmesi ve deri döküntüsü gözlenir. Enfeksiyon: İdrarda yanma, sık idrara çıkma, idrara sıkışma hissi, ateş ve yan ağrısıdır. Bazen idrardan kan gelmesi, antibiyotik tedavisine dirençli idrar yolu enfeksiyonu gibi atipik belirtiler görülür.

Kanserler : AIDS hastalarında bağışıklık sistemi baskılandığı için enfeksiyonlar, kanserler daha sık görülür. Lenfoma görüldüğünde böbreğin bulunduğu retroperitonu tutarak idrar kanalı tıkanıklığı ve buna bağlı belirtilere yol açabilir. Bu durumda böbrekte genişleme, kolik veya künt ağrılar, idrarda kanama gibi belirtiler gözlenebilir. AIDS hastalarının hemen hemen yarısı idrar yolu enfeksiyonu ile karşı karşıya kalır. Bunların çoğu semptom vermez. Sıklık bağışıklığın baskılanma derecesi ile ilişkilidir. Bakteri enfeksiyonları görülebildiği gibi, virüs(adenovirüs, cytomegalovirüs), mantar enfeksiyonlarına da rastlanabilir.

BULAŞMA YOLLARI VE RİSK FAKTÖRLERİ

-Korunmasız cinsel ilişki

-Korunmasız anal veya oral seks

-Çok eşlilik

-Cinsel yolla bulaşan hastalık geçirmiş olmak

-Damardan uyuşturucu alışkanlığı ve iğneyi ortak kullanmak

Kan verilmesi : Ameliyat ve bir hastalık sebebiyle kan veya kan ürünleri verilen hastalarda tüm testlerin yapılmasına rağmen HIV enfeksiyonu(AIDS hastalığı) bulaşma riski vardır. Hastalığın kuluçka döneminde bağışçıdan kan alınması testlerde enfeksiyonun tespit edilmesine engel olmaktadır.

Cerrahi Müdahaleler : Kullanılan cerrahi aletlerin yeterli sterilizasyonunun yapılmadığı ya da yapılamadığı cerrahi müdahale uygulamaları enfeksiyonların yaygınlaşması için risk oluşturur. Ülkemizde kampanyalar şeklinde sünnet işleminin uygulandığı durumlarda aletlerin sterilizasyonu yeterince yapılamamakta ve bir çocuktaki enfeksiyon bir çok çocuğa yayılabilmektedir.

 

 

5541

Karabük ve bölge halkına sağlıkta A plus hizmet veren  Özel Medikar Hastanesi, sosyal projelerde de kamu ve sivil toplum örgütlerine de kapılarını açmaya devam ediyor.

Karabük Halk Sağlığı Müdürlüğünün Aile Hekimlerine 2016 yılı planlı eğitim seminerlerinden olan “Motivasyonel görüşme teknikleri ve davranış değişikliği” konulu semineri hastanemizin 8.katında bulunan toplantı salonun da yapıldı.

Eflani Entegre Devlet Hastanesi hekimlerinden olan Dr. Nisa Solmaz’ın verdiği seminere, İl Halk Sağlığı Müdürü Dr. Sezgin Tiryaki, Hastanemiz Başhekim Vekili Dr. Mehmet Coşkun ve Karabük il genelindeki  aile hekimleri katıldı.

Düzenlenen eğitim semineri için kendilerine kapılarını açan Özel Medikar Hastanesi yönetimine teşekkürlerini belirten İl Halk Sağlığı Müdürü  Dr. Sezgin Tiryaki” Bu seminerin amacı kronik hastalıkların önlenmesi için hastaya yaklaşım tarzının aile hekimlerine anlatılmasıdır. Katılan Aile hekimlerimize bu konu da çeşitli bilgiler  verdik” dedi.

5546

 

5541

 

5547

eczaci2

Sağlığa Uzanan Dost Eli sloganı ile Batı Karadeniz Bölgesinin yükselen marka değeri olan Özel Medikar Hastanesi sosyal sorumluluk projelerinde de kapılarını bölge halkı ve sivil toplum örgütlerine açıyor.

26.Bölge Kastamonu Eczacılar Odası’nın Karabük ili Eczacılarına verdiği Smart (Akıllı) Eczane konusundaki seminerine Özel Medikar Hastanesi ev sahipliği yaparken hastanemiz Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül, katılan eczacılara Astım ve KOAH hastalığı konusunda çeşitli bilgiler verdi.  Karabük ili ve ilçelerindeki 70 eczacı seminere katıldı.

26.Bölge Kastamonu Eczacılar Odası başkanı eczacı Orkun Yılmaz bölgeye bağlı Çankırı, Karabük ve Kastamonu illerindeki eczacılara Smart(Akıllı) Eczane konusunda eğitim verdiklerini belirterek” Oda olarak verdiğimiz bu 4.eğitim. Öncelikle her zaman bizim yanımız da olan, tüm eğitimlerimiz de kapılarını bizlere açan Özel Medikar Hastanesi yöneticilerine ve Astım ile KOAH konusunda bilgi veren Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül’e teşekkürlerimizi bildiririz. Seminere katılan eczacılarımıza da Astım ve KOAH ilaçlarının kullanılması ve takibi konusunda çeşitli bilgiler verdik” dedi.

Seminere katılan eczacılara katılım belgesi verilmesi ile seminer son buldu.
eczaci1

eczaci3 eczaci4
eczaci5
eczaci6
eczaci7
eczaci8
eczaci9

 

egitim1

Özel Medikar Hastanesi Batı Karadeniz Bölgesi halkına daha kaliteli hizmet vermek için çalışmalarını aralıksız sürdürürken personellerini de eğitime tabi tutuyor.

Hasta memnuniyetini olduğu gibi, çalışan memnuniyetinin de en üst seviyede olmasını hedefleyen Medikar Hastanemizde, tüm sorumlu ve yöneticilerimizin katılımıyla, Eğitim danışmanımız Levent Galip YEŞİL tarafından iletişim, kişisel farkındalık, ekip yönetimi ve liderlik konulu “Bumerang Etkin Liderlik ve Yöneticilik” eğitimi gerçekleştirildi.

Eğitime katılan personelimiz bu tür eğitimlerle gelen hastalarımıza daha iyi hizmet edeceklerini, eğitimi organize eden yetkililere teşekkürlerini ilettiler.

egitim3 egitim2

sasasasas

KOAH(Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı)

Özel Medikar Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Hastalıkları uzmanı Dr. Ali Nihat Tokgönül toplumumuzda 40 yaş üstü her 5 kişiden birinde KOAH olduğunu, haftada 40 saatten fazla ve 5 yıldan uzun süreli sigara dumanı maruz kalmanın KOAH gelişim riskini % 50 oranında artırmaktadır” dedi.

Göğüs hastalıkları ve Tüberküloz hastalıkları uzmanı Tokgönül” Bu hastalık özellikle sigara dumanı ve diğer zararlı gaz ve parçacıklara bağlı olarak gelişen havayollarının mikrobik olmayan iltihabı sonucu oluşur. Bu iltihap, akciğerdeki küçük hava odacıklarının harabiyeti (amfizem) sonucu hava yollarının daralmasıyla 40 yaş ve üzerinde ortaya çıkar. Hava yollarında daralma ve akciğerin en küçük birimi olan hava kesecikleri (alveol)’ ndeki harabiyet giderek artar. Normalde balon gibi esnek olan genişleyip-daralabilen havayolları bu özelliğini yitirir. Genişlemiş hava keseciklerine giren havanın çıkması zorlaşır, daha da şişmeye başlar. Hava keseciklerindeki bu değişiklikler anormaldir ve kalıcı olur. Bu bulgular “Amfizem’’ olarak adlandırılır.

KOAH’ta ayrıca küçük havayolları mikrobik olmayan iltihap nedeniyle şişer, balgam üreten bezlerin aşırı çalışması sonucu balgam miktarında artış olur. Daralan havayollarından havanın geçişi güçleşir. Bu bulgular ise “Kronik bronşit’’ olarak tanımlanmıştır.

KOAH tanımı içinde “Kronik Bronşit” ve “Amfizem” birlikte yer alır.

Sonuç olarak nefes darlığı ve/veya kronik öksürük ve balgam çıkarma gibi şikayetlere neden olur. Hastalığın ilk aşamalarında ortaya çıkan öksürük yakınması aslında hastalığın ilk belirtisi olmasına rağmen genellikle bu şikayet “sigara içimine” bağlanır ve hasta daha geç doktora başvurur. Hastalık bu ilk aşamada saptanabilirse, hastalığın ilerlemesi durdurulabilir.

KOAH’ın görülme sıklığı 40 yaş üstü yetişkinlerde %15-20’dir. Bir diğer deyişle toplumumuzda 40 yaş üstü her 5 kişiden birinde KOAH vardır. Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre, KOAH yılda 2.9 milyon ölüme neden olmaktadır. Günümüzde tüm dünyada 3. ölüm nedeni haline gelen KOAH, tüm ölümlerin de %5.5’inden sorumludur. Türkiye’de solunum sistemi hastalıkları en sık görülen 3. ölüm nedenidir ve bu ölümlerin de %61.5’i KOAH nedeniyledir.

Hastalığa Neden Olan Faktörler Nelerdir ?

KOAH gelişimi için aktif sigara içimi zorunlu bir risk faktörü olmakla birlikte, diğer bazı çevresel ve genetik faktörlerin de hastalık gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir.

Sigara İçimi: Hastalığın en önemli nedenidir. Ülkemizde erişkinlerin yaklaşık yarısı sigara içmektedir. Sigaraya başlama yaşı, dumanın yoğunluğu, günlük ve toplam içilen miktar hastalığın gelişimini etkilemektedir. Anne ve babası sigara içen çocuklarda solunum sistemi hastalıklarına ve kronik bronşite daha fazla rastlanır. Otuz yaşından sonra akciğer kapasitesi her yıl azalmaya başlar. Sigara içenlerde bu oran çok daha fazladır; ancak sigaranın bırakılması ile akciğer kapasitesindeki bu azalma yavaşlamaktadır. KOAH gelişiminden % 80-90 oranında sigara içiminin sorumlu olduğu, sigara içmeyenlere göre KOAH gelişme riskinin 9.7-30 kat arttığı, KOAH nedeniyle gerçekleşen ölümlerin erkeklerde % 85’inden, kadınlarda ise % 69 undan sigara içiminin sorumlu olduğu bildirilmiştir. İçilen sigara miktarı ile akciğer fonksiyonlarındaki kayıp arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır.

 

SİGARA İÇİMİ EN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRÜDÜR!!

Pasif Sigara İçiciliği:Sigara içmeyenlerin, özellikle de çocukların sigara içilen bir ortamda dumana maruz kalmasıyla, bu kişilerde ileri yaşlarda astım ve KOAH başta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları görülür.

Haftada 40 saatten fazla ve 5 yıldan uzun süreli sigara dumanı maruz kalmanın KOAH gelişim riskini % 50 oranında artırdığı bilinmektedir.

Meslek Nedeniyle Toz, Duman ve Çeşitli Gazların Solunması: Maden ve metal işçiliği; odun, kağıt imalatında çalışanlarda; çimento, tahıl ve tekstil işçiliğinde iş yeri ortamında organik-inorganik toz, duman ve gazlara maruz kalma sonucunda KOAH daha sık görülmektedir. Bu iş kollarında çalışan kişiler sigara da içiyorlarsa hastalık gelişme riski daha da artmaktadır.

İç Ortam Hava Kirliliği: Ülkemizde özellikle sigara içmeyen kadınlarda; ısınma ya da yemek pişirme amacıyla çalı, çırpı ya da tezek yakmak ve bunların dumanına maruz kalmak KOAH gelişimine neden olur.

Hava Kirliliği:Kentlerdeki hava kirliliği hem KOAH’a hem de bu hastalığın alevlenmesine neden olur.

Cinsiyet: Erkeklerde sigara kullanımının sıklığı ve mesleki olarak çeşitli toz, duman ve gazları solumalarına bağlı olarak hastalık daha sık görülmekteydi. Son yıllarda kadınlarda sigara içiminin yaygınlaşmasıyla kadınlarda da KOAH hızla artmaktadır.

Alfa-1 antitripsin adlı bir vücut proteini eksikliği: Hastaların yaklaşık %1’inden az bir kısmında, genetik olarak bu proteinin eksikliği sonucu KOAH gelişir. Bu kişilerde sigara kullanımı hastalığın gelişimini hızlandırır ve hastalık 30-40’lı yaşlarda ortaya çıkar. Kalıtsal olan bu eksiklik, KOAH gelişimine neden olduğu bilinen tek genetik bozukluktur.

Sosyoekonomik Durum:Düşük sosyoekonomik koşullarda yaşayanlarda akciğer fonksiyonları daha düşük olduğundan KOAH gelişimi hızlıdır.

Diyete Bağlı Faktörler :A, C, E vitamini eksikliği ve alkol kullanımı KOAH gelişiminde rol oynayabilmektedir.

BELİRTİLERİ NELERDİR

KOAH’da en sık görülen yakınmalar nefes darlığı, öksürük ve balgam çıkarmadır. Sigara içen kişiler öksürük ve balgamı kanıksarlar ve bu nedenle doktora başvurmazlar. Nefes darlığı nedeniyle fizik aktivitede azalma ortaya çıkar. Eforda nefes darlığı çeken kişi, yol yürümek istemez, günlük işlerini azaltır, markete gitmeye çekinir ve zamanla evden çıkmamayı tercih eder hale gelir. Bu şekilde giderek artan fiziksel aktivite azalması, hastanın yaşam kalitesini bozarak hastalığın ilerlemesine neden olur, sakatlık ve ölüme yol açar. KOAH’lı hastaların %75’i yetersiz fiziksel aktivite göstermektedir. Hastalık ilerledikçe bu oran daha da yükselmektedir. Yirmi yıl boyunca izlenen KOAH’lı olgularda haftada iki saat ve daha fazla yürüyüş yapan hastalarda hem KOAH nedeniyle hastaneye başvurularda hem de bu hastalık nedeniyle ortaya çıkan ölüm oranlarında %30-40 azalma saptanmıştır. Bu nedenle, hem bu hastalığın önlenmesi hem de ilerlemesinin engellenmesinde ‘fiziksel aktivitenin arttırılması’ gerekmektedir.

 

Sizde KOAH var mı? Test Edin !

  1. Haftanın çoğu günü sık sık öksürüyor musunuz ?
  2. Haftanın çoğu günü balgam çıkarıyor musunuz ?
  3. Yaşıtlarınıza göre nefesiniz daha kolay mı daralıyor ?
  4. Yaşınız 40’ın üzerinde mi ?
  5. Halen sigara içiyor musunuz ya da eskiden içer miydiniz ?

 

YUKARIDAKİ SORULARIN EN AZ ÜÇÜNE EVET YANITI VERDİYSENİZ, BİR GÖĞÜS HASTALIKLARI UZMANINA BAŞVURUN VE KOAH TANISI İÇİN SOLUNUM FONKSİYON TESTİ YAPTIRIN.

KOAH’ın tanısı, basit ve ağrısız bir test olan “nefes ölçüm testi” ile kolayca konabilmektedir. KOAH’ın erken tanısı, hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltacaktır. Bu nedenle, 40 yaş üstü, sigara içmiş ya da içmekte olan ve/veya meslek icabı ya da çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunan kişilerde müzmin seyirli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en az birinin bulunması halinde kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafından görülüp ”nefes ölçüm testini” yaptırması gerekir.

KOAH ilerleyici bir hastalık olmasına karşı önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH’lı bir hastanın yapması gereken ilk iş sigarayı bırakmak amacıyla hekime başvurmasıdır. Sigara bağımlılığı tedavi edilebilen bir hastalıktır. Bunun dışında, diğer zararlı toz ve dumandan uzak durulması, grip ve zatürre aşılarının yapılması ve nefes yoluyla alınan ilaç tedavisinin yanı sıra fiziksel aktivitenin önerilmesi ve uygulanmasının sağlanması; hem hastalık gelişimi, hem hastalığın ilerlemesi ve kötü sonuçlarının önlenmesinde önemli bir adımdır. Yeterli bir fiziksel aktivite için ağır egzersizlere gerek yoktur, haftanın çoğu günleri yapılan orta yoğunluktaki fiziksel aktivite yeterlidir. Herkesin yapabileceği bir aktivite olan yürüyüş, düzenli fiziksel aktivitenin sağladığı hemen tüm yararları sağlayabilmektedir. Sağlığın iyileştirilmesi ve korunması için haftanın en az beş günü, günde en az 30 dakika süre ile orta yoğunlukta fizik aktivite (örneğin yürüyüş) önerilmektedir.

Sigara içiciler arasında, KOAH gelişimi yönünden bazı farklılıklar olabilmektedir. 35 yaşından sonra akciğer fonksiyonlarında her yıl belli oranda kayıp olmaya başlar. Ancak bu kayıp sigara içenlerde içmeyenlerden çok daha fazladır. Buna göre, sigara içmeyen bir kişide akciğer fonksiyonlarındaki kısıtlanma kişiler ancak 120 yaşına geldiklerinde ortaya çıkarken sigara içenlerde akciğerlerdeki kayıp 2-3 kat daha fazla olduğu için hastalık oluşması ve şikayetlerin ortaya çıkması 50’li yaşları bulur. Sigara içicilerin 40-50’li yaşlarda sigarayı bırakmaları durumunda, akciğer fonksiyonlarındaki kayıp kısmen düzelmektedir. KOAH’da nefes ölçümü ile şiddetli bozulmanın gelişmesi, akciğer fonksiyonlarının uzun yıllar içinde hızlanmış azalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Eğer KOAH hastalığının tanısı konup, tedavi başlanmaz ise zamanla nefes darlığı nedeni ile kişi günlük yaşam aktivitelerini yapamayacak hale gelirler. Bu durumda hastanın hareket kabiliyeti iyice azalır, yaşamlarını devam ettirebilmek için yakınlarına veya başkalarının yardımına ihtiyaç duyarlar. Ağır ve çok ağır KOAH’lı olgularda kan oksijen düzeyi iyice azaldığından bu olguların özelikle geceleri, uyku ve efor sırasında en az 15-18 saat süre ile oksijen almaları gerekmektedir.

Hastalığın en önemli risk faktörü sigara içimi olduğuna göre sigara içmeyi bırakmalısınız. Sigara kullanımının önlenmesiyle hastalıktan korunabilmek mümkündür.

Toz ve dumana maruz kalınan mesleklerde çalışan kişilerin sigara içmeleri, KOAH’a yakalanma olasılıklarını artıracağından, bu kişilerin sigaradan uzak durmaları çok daha fazla önem kazanmaktadır. Ayrıca, bu işyerlerinde, toz ve duman gibi maddelere maruz kalma derecesini azaltacak maske kullanımı, uygun iş yeri ortamının sağlanması gibi önlemler faydalı olacaktır.

Daha çok kırsal kesimde evlerde yemek pişirmek ya da ısınmak amacıyla kullanılan hayvansal ya da bitkisel kaynaklı yakıtların yerine, başka kaynakların kullanılması önerilmektedir.

KOAH tanısı alan hasta, hastalığının evresine göre izlenir. KOAH’ta risk faktörlerine maruziyeti, hastanın mevcut hastalık durumunu, hastalığın günlük yaşama etkilerini, prognoza etkili faktörleri, hastalığın ilerlemesini, komplikasyonları, günlük fiziksel aktivite düzeyini, aşı uygulamalarını, tedavi etkinliğini, tedavinin yan etkilerini düzenli olarak izlemek gerekir.

Sigara ve diğer risk faktörlerine maruziyet sorgulanmalı, risk faktörlerine maruziyetin önlenmesi için gerekli öneri ve girişimler yapılmalıdır.

Mevcut tedavinin şikayetleri kontrol düzeyi, ilaç yan etkileri, hastanın tedaviye uyumu ve tekniği her kontrolde değerlendirilir. Bunlara ek olarak, hastanın, hastalıkla ilgili algısı ve inanışları, aile ve sosyal desteği, nitelikli sağlık hizmetine ulaşımında yaşadığı sorunlar izlenmelidir. İzlem sıklığı konusunda ise çoğunlukla kesin bir öneri yapılmamakta, koşullara göre, bireysel olarak hastanın durumu, hastalık ağrılığına göre sıklığın belirlenmesi gerektiği belirtilmektedir.”

2016 © Copyright - Medikar Hastanesi

Karabük Nöbetçi Eczaneler     -     Acil        4447078

btnimage